Mustafa Kemal Atatürk:Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu

Mustafa Kemal ATATÜRK
Anafartalar kahramanı, Türk Kurtuluı Savaıı’nın önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaıkanı.
Gümrük memuru Ali Rıza ile Zübeyde çiftinin dördüncü çocukları olan Mustafa, 1881’de Selanik’te Ahmet Subaıı ya da Hatuniye Mahallesi Hoca Kasımpaıa semtindeki pembe boyalı evde (bugün müze) doımuıtur. Ali Rıza Efendinin babası Hafız Ahmet, “Kırmızı Hafız” diye anılıyordu. Aile Anadolu’dan göç ettirilen Kızıloıuz ya da Kocacık Yörüklerindendi (Sungu ve Güler). Feyzullah Aıa ile Ayıe hanımın kızları olan Zübeyde’nin ailesi de Karaman’dan gelerek Vodina (günümüzde Edhassa) sancaıına baılı Sarıgöl’e yerleıen ve sonradan Langaza’ya geçen Konyarlar denilen Türklerdendi. Mustafa Kemal’in tuttuıu notlardan Harp Akademisi’nde okurken iç karıııklıkların görüldüıü Vodina’ya gidip yetkililerle görüıtüıü, kentin önemli yerlerinin krokilerini çizdiıi görülmektedir.
Mustafa’nın nüfus kaydında ay ve gün belirtilmeden o dönemde kullanılan Rumi takvime göre yıl olarak 1296 yazılmııtı. Bunun miladi takvime göre karıılııı 13 Mart 1880 – 12 Mart 1881’dir. Miladi takvimin kabul edilmesinden sonra doıum yılı önceleri 1880 diye gösterilmiı, daha sonra 1881 olarak deıiıtirilmiı ve 19 Mayıs günü doıduıu kabul edilmiıtir. Bunda da Reıit Saffet Atabinen’in 19 Mayıs 1932’de Atatürk’e “Doıum gününüz kutlu olsun!” diye bir telgraf çekmesi etkili olmuıtur. 1936’da ıngiltere Kralı VIII. Edward, Atatürk’ün doıum gününü öırenmek isteyince kendisine “Atatürk’ün 19 Mayıs 1881’de doımuı olduıu” yanıtı verilmiıtir. Ancak 19 Mayıs tarihi nüfus kaydına iılenmemiıtir.
Mustafa altı yaıına geldiıinde geleneklere baılı annesinin ısrarı üzerine önce Fatma Molla Kadın adını taııyan mahalle mektebine gönderildi. Ali Rıza efendi birkaç gün sonra oılunu oradan alıp “usul-i cedide” denen yeni öıretim yöntemlerinin uygulandııı ıemsi Efendi mektebine kaydettirdi. Fakat Mustafa babasının ölümü (1887-88) üzerine okulu bırakarak annesi ve kız kardeıi Makbule ile birlikte Lapka çiftliıinde kâhyalık yapan dayısı Hüseyin’in yanına gitti. Orada gerektiıinde kargaları da kovdu ama çiftlik hayatı ona doıa sevgisi aııladı. Ancak okuma yazmadan yoksun kaldııı için halası Emine hanımın çaırısı üzerine Selanik’e dönüp mülkiye rüıtiyesine kaydoldu. Sınıftaki bir kavgaya karııtııı için Kaymak Hafız lakabıyla tanınan müdür yardımcısından dayak yiyince okulu terk etti ve subay olmak isteıiyle kentteki askerî rüıtiyeye girdi. Matematikteki baıarısından dolayı öıretmeni Mustafa, “Bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun” diyerek ona Namık Kemal’den esinlenen ikinci bir ad verdi. Rüıtiye’den 1896 Ocaıında sınıf dördüncüsü olarak mezun olunca Manastır Askerî ıdadisine (lise) girdi. Burada sınıf arkadaıı Ömer Naci’nin etkisiyle edebiyata merak sardı ve baıta Namık Kemal ve Tevfik Fikret olmak üzere vatan, millet, hürriyet konularını iıleyen ıairleri incelemeye yöneldi. Ancak kitabet (kompozisyon) öıretmeninin bunun askerlikle baıdaımayacaıı uyarısı üzerine edebiyatı bırakıp tarihe merak sardı. 1898 kasımında idadiden mezun olurken bütün derslerden tam not almasına karıın ikinci sayıldı. ıstanbul’a Harbiye’ye geldiıinde 13 Mart 1899 tarihli kaydı “Selanik Koca Kasım Mahallesi gümrük memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi. Selanik, 96” (1296) diye yapıldı.
Selanik Askerî Rüıtiyesinde sınıf arkadaıı Fuat (Bulca) ile dost olan Mustafa Kemal, Manastır’da arkadaılıkları ömür boyu sürecek iki dost daha edinmiıti: Ali Fethi Okyar ve Kâzım Özalp. Yabancı dil bilen Fethi Okyar Fransızcasını ilerletmek isteyen bu amaçla tatillerde Selanik’teki Frerler okuluna devam eden Mustafa Kemal’e yardım ediyordu. Özellikle tarihe ve Fransız devrimine iliıkin kitapları okuyorlardı. Harbiye’ye gelince bir yeni arkadaı daha edindi: Ali Fuat Cebesoy. Onunla da dostlukları bir süre kesintiye uırasa da ömür boyu devam edecekti.
Harbiye’de ülke sorunlarıyla da ilgilenmeye baıladı. Cebesoy’un belirttiıine göre de kimi aydınların sürgüne gönderildiıini duyduklarında Fransız ınsan ve Yurttaı Hakları Bildirisini okuyup yumruklarını sıkıyorlardı. Özgürlükçü düıünceleri arkadaılarına aktarmak için bir dergi çıkarmaya karar verdiklerinde onun hazırlanması görevini Mustafa Kemal üstlendi. 10 Ocak 1902’de piyade teımeni olarak Harbiye’yi bitirdi ve kurmay sınıfına geçti. Kendi anlatımına göre burada kendisinde ve bazı arkadaılarında “yeni fikirler peyda olmuı, memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduıunu keıfetmeye baılamıılardı.” Harbiye’de olduıu gibi burada da bir gazete / dergi çıkarmayı sürdürdüler. Yazılar çoıunlukla onun kaleminden çıkıyordu. Ancak okul yönetimi bundan haberdar olunca gazete çıkarmaya son vermek zorunda kalmıılardı.
1903’te üsteımenliıe yükselen Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te kurmay yüzbaıı olarak Harp Akademisini bitirdi. Ancak atama emri beklerken padiıaha karıı bir suikast giriıiminde bulunacakları yolundaki bir ihbar üzerine Cebesoy ile birlikte haklarında soruıturma açıldı. Kendi deyimiyle aylar sonra suçsuz olduıu anlaıılarak serbest bırakıldı ama görev almak istediıi Makedonya yerine Suriye’deki V. orduya atandı, atama kaydında da “ordu bölgesinden ayrılmaması” belirtildi. Bu nedenle özlük dosyasında “11 Ocak 1905 Çarıamba günü erkân-ı harbiye yüzbaıılııı ile mektepten neıet ederek (mezun olarak) sunuf-ı selasede (üçüncü derecede) bölük idare etmek üzere atik (eski) Beıinci Orduya memur buyurulmuıtur” kaydı bulunmaktadır. ıam’da 30. süvari alayına verildi. Siyasal düıüncelerinden ötürü oraya sürülmüı olan ve “Vatan” adını verdiıi bir cemiyet kurmuı olan Dr. Mustafa (Cantekin) ile tanııtı. ınkılap yolunda çalıımak amacıyla örgütlenmeye karar verdiler ancak cemiyetin adı Namık Kemal’den esinlenerek “Vatan ve Hürriyet” olarak deıiıtirildi. Çabalarına raımen derneıin o bölgede fazla güçlenemeyeceıi anlaıılınca bir izin belgesi saılayıp gizlice Selanik’e geçti. Orada eski arkadaılarıyla anlaıarak Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin bir ıubesinin kurulmasına öncülük etti. 5 arkadaı ellerini tabanca üzerine koyarak mukaddes dava uıruna çalııacaklarına yemin ettiler. Ancak Mustafa Kemal, ıam’a dönünce söz konusu dernek umulan geliımeyi saılayamadı ve ıttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı (27 Eylül 1907). Makedonya’da görev almak için uıraıan Mustafa Kemal sonunda Üçüncü Ordu Karargâhına atandı (30 Eylül 1907). Fethi Okyar’ın aracılııı ile genç kurmayların çoıu gibi ıttihat ve Terakki’ye girdi (ıubat 1908). Fakat orada cemiyete daha önce giren ve önemli bir yer tutan Bnb. Enver Bey’in de etkisiyle ikinci planda bırakıldı. Bir ara pasif bir görev olan Selanik-Üsküp demir yolu müfettiıliıine atandı. Jön Türk hareketini desteklemesine karıın Meırutiyet’in ilanını uzaktan izlemek durumunda kalmııtı. Ona göre salt Meırutiyet’in ilanıyla özlenen inkılap gerçekleıtirilemezdi. “ınkılabı tamamlamak lazımdır. Ne yazık ki buna ne Sultan Hamid’in devlet ricali ve ne bizim arkadaılarımız muktedirdir” diyordu (Cebesoy, 139). ıttihat Terakki yöneticileri bu eleıtirilerden tedirgin olunca onu Selanik’ten uzaklaıtırmak için kendisine siyasi görevler vermeye baıladılar. ılk olarak Trablusgarp’a gönderildi. Meırutiyet’in ilanı üzerine oradaki tutuklular genel af beklerlerken hükûmetin yalnızca siyasi suçları af etmesi üzerine karıııklılar baılamııtı. Bu karıııklııı gidermesi istenen Mustafa Kemal ızmir – ıskenderiye – Girit – Sicilya üzerinden Trablus’a vardııında ilk olarak belediye baıkanından devlete baılılık sözü aldı, rakip iki siyasi partinin birleımelerini saıladı, Trablus garnizonundaki askerler de 19 Ekim 1908’de Meırutiyete baılılık yemini ettiler. Bu geliımeleri yakından izleyen ıngiltere konsolosu, raporunda onu “Bende daha sonra doırulanacaıına inandııım enerjik ve kararlı mizaca sahip bir kiıi izlenimi bıraktı” diye nitelemektedir.
Trablus’tan dönen Mustafa Kemal bu kez Avusturya’nın kendi topraklarına kattııı Bosna’daki durumu incelemekle görevlendirildi. 1908 Kasımında sınır boyunca incelemelerde bulunduktan sonra gizlice Bosna içerilerine girdi ve Avusturya’nın askerî hazırlııının Osmanlı ımparatorluıuna karıı deıil Sırbistan’a yönelik olduıunu saptayarak raporunu o doırultuda yazdı.
31 Mart ayaklanmasını bastırmakla görevlendirilen Mahmut ıevket Paıa komutasındaki Hareket Ordusu’nda redif tümeninin kurmay baıkanı olarak yer aldı. ıstanbul’a vardıklarında olayın irtica kokan bir tertip hareketi olduıunu sezerek not defterine, “Sarık saran hafiyelerin din perdesi altındaki ilkaatı (yaptıkları) menfaatten baıka bir ıey deıildir” diye yazdı. Kaleme aldııı Tümen bildirilerinde de ıu görüıü savundu: “Hareket Ordusu’nun maksat ve vazifesi, meıru meırutiyet hükûmetimizi hiçbir kuvvetin sarsamayacaıı surette güçlendirmek ve sırf ıeriat kuvvetiyle müeyyed bulunan (doırulanan) Kanun-ı Esasi’nin fevkinde hiçbir kuvvet olmadııını ve olamayacaıını ispat eylemek ve meıru meırutiyetimizin istikrarından memnun olmayan vatan ve millet hainlerine bir intibah dersi vermektir”.
Mustafa Kemal Selanik’e döndükten sonra Trablusgarp delegesi olarak ıttihat Terakki’nin 22 Eylül 1909’da toplanan kongresine katıldı. Burada “Ordu ile Cemiyeti ayıralım. Cemiyet tam manasıyla bir parti hâlinde milletin bünyesinde kök salsın. Ordu da asıl vazifesiyle uıraısın” görüıünü savundu. Ancak bu önerisi tepkiyle karıılandı. Onun ne kadar haklı olduıu bir süre sonra ortaya çıkan “Halaskâr Zabitan” olayı nedeniyle askerlerin siyasetle uıraımasını yasaklayan bir yasanın çıkartılmasıyla (2 Temmuz 1912) anlaııldı. Selanik’teki Üçüncü Ordu kurmaylııına atanan Mustafa Kemal, ıttihat Terakki ile iliıkisini keserek ordunun eıitimi sorununa aıırlık verdi. Daha önceleri Alman generali Litzman’dan Takımın Muharebe Talimi adıyla yaptııı çeviri Meırutiyetin ilanından önce basılmııtı (23 ıubat 1908). 1909 Aıustosunda Selanik yakınında Cumalı’da yapılan tatbikatta edindiıi izlenimleri de Cumalı Ordugâhı. Süvari, Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevralarıadıyla kitap olarak yayımlamııtı. Çok geçmeden yeni açılan Üçüncü Ordu Talimgâhı komutanlııına atandı. 1910 yazında Fransız ordusunun Picardie’de yapacaıı tatbikatı izlemeye çaırılan heyette görev aldı. Bu nedenle ıstanbul’dan trenle Paris’e hareket etti ve manevralardan sonra Fethi Okyar’la birlikte ısviçre, Belçika ve Hollanda’yı gezdi. Fransız ordusunun hazırlıklarını yakından izleyince “Bu kadar hazırlık barıı için yapılmaz. Çıkacak harp bütün dünyayı ateıe atabilir ve biz bunun dııında kalamayız” deıerlendirmesini yaptı. Fransa’dan döndükten sonra görev yeri sık sık deıiıtirildi. 15 Ocak 1911’de Beıinci Kolordu karargâhına atandı, arkasından ıstanbul’a Genelkurmay karargâhına alındı (13 Eylül). Genel Kurmay 1. ıubeye memur edildi.
ıtalyanların Trablus’a saldırmaları karıısında merkezî hükûmetin âciz kaldııını gören genç kurmaylar gibi o da vatan bilinen ve bir süre önce görevle gittiıi bu eyaletin savunmasına koıtu. Ancak ilk giriıimleri baıarısız oldu. ılkinde yola çıkmııken bindiıi gemi hükûmetçe geri çaırıldı, ikincisinde Harbiye Bakanı hareketlerine izin vermedi. Sonunda birkaç arkadaııyla birlikte 15 Ekim 1911’de bir Rus gemisiyle ıstanbul’dan hareket edip ayın 30’unda ıskenderiye’ye vardı. Tanınmamak için gazeteci ıerif takma adıyla seyahat ediyordu. ıçinde bulunduıu kafile Trablus’a doıru hareket ettiıinde kendi deyimiyle “at tepmesinden burulduıu” için geri dönmek zorunda kaldı. 15 gün süren bir tedaviden sonra bu kez trenle yola çıktı (17 Kasım). Fakat ıskenderiye’deki ıngiliz komutanı, sınır karakollarına sarı saçlı, mavi gözlü Mustafa Kemal’in geçiıine izin verilmemesini emrettiıi için sınırı geçerken alıkonulmak istendi. Buna karıın o kafiledeki sarı saçlı mavi gözlü birini Mustafa Kemal diye yerine bırakarak sınırı geçmeyi baıardı. Bu arada 27 Kasım 1911’de kolaıalııından binbaıılııa terfi ettirildi. Kafile 18 Aralık’ta Bingazi’ye vardııında kendisine ikiye ayrılan Derne cephesindeki kuvvetlerin doıu kolu komutanlııı verildi.
Mustafa Kemal Derne’yi ellerinde bulunduran ıtalyanlara karıı savaıı Ayn-ı Mansur karargâhından yönetti. Emrindeki kuvvetler büyük çoıunlukla eıitimsiz yerli Araplardan ve bazı gönüllülerden oluıuyordu. Bir süre sonra güç hava ve hayat ıartları saılııını bozdu; bir ıarapnel parçasının kireç kuyusundan sıçrattııı pıhtının gözlerine girmesi nedeniyle gözlerinden de rahatsızlandı. Bu yüzden Hilal-i Ahmer’in (Kızılay) açtııı hastanede bir ay süren bir tedavi gördü. Bunun ardından Eritre’deki ıtalyan taburuna karıı saldırıya geçtiklerinde saı kolundan yaralandı ama çok kan kaybetmesine karıın askerin maneviyatını bozmamak için savaı hattından geri çekilmedi. Trablus’ta ilerleyemeyen ıtalyanların Osmanlı Hükûmetini barııa zorlamak amacıyla savaıı Akdeniz’e yayarak Rodos ve 12 Ada’yı iıgal etmeleri, bu sırada 4 Balkan devletinin Osmanlılara karıı ittifak etmeleri Trablus savunulmasını tümüyle olanaksız kıldı. 15 Ekim 1912’de imzalanan Ouchy (Uıi) antlaımasıyla Trablusgarp ıtalyan egemenliıine bırakılınca orayı savunmaya koıanların da geri dönmeleri gerekti. Mustafa Kemal de 24 Ekim’de Derne karargâhından ayrıldı ama göz rahatsızlııı geçmediıi için önce Viyana’ya geçip tedavi olmak gereıini duydu. Bu amaçla bir Mısır pasaportu ile ıskenderiye’den Trieste’ye geçti ve ancak kasım ayı sonlarında Avusturya – Macaristan – Romanya üzerinden ıstanbul’a döndü.
Mustafa Kemal Balkan Savaıı’nın Osmanlılar için bir bozguna dönüıtüıü ve Edirne’nin Bulgar, Selanik’in Yunan iıgaline uıradııı ortamda baıkente dönmüıtü. Üstelik geride bıraktııı annesi ve kız kardeıi göç yollarına düımüıtü. Bu yüzden duyduıu büyük üzüntüyü arkadaıı Salih Bozok’a, “Selanik’i, o güzel memleketimizi nasıl bıraktın ı Düımana niçin teslim ettiniz de buraya geldinizı” diyerek dile getirmiıti. ıstanbul’a döndüıünde Bolayır’daki Akdeniz Boıazı Kuvâyi Mürettebesi harekât ıubesi müdürlüıüne atandı (25 Kasım 1912). Edirne’nin Bulgarlara bırakılacaıı endiıesiyle Enver Bey’in yönettiıi Babıâli Baskını ile (23 Ocak 1913) bir hükûmet darbesi yapılmasını doıru bulmadı için tepkisini Fethi Okyar’la birlikte yazdıkları mektupla sadarete ve genelkurmay baıkanlııına iletti (Belleten,128). Ancak baskını yapanların cezalandırılmadııı üstelik hükûmetin de bu darbeye neden olan düıünceyi takdir ettiıi eleıtirisini içeren bu mektup baıkentte tepkiyle karıılandı. Bu yüzden Okyar önce ıttihat Terakki genel sekreterliıine, arkasından Sofya elçiliıine atandı. Arkadaıından ayrılmak istemeyen Mustafa Kemal de kendisine önerilen Sofya ataıemiliterliıi görevini kabul etti (27 Ekim 1913). Kendisine Bükreı, Belgrat ve Çetine ataıelikleri de verildi. Sofya’daki görevine 20 Kasım’da baıladı. Bir Alman ailenin yanına pansiyoner olarak yerleıince Almancasını da ilerletme olanaıı buldu. Baıımsızlııına yakın dönemde kavuımuı olan Bulgaristan’ın baıkentindeki geliımeleri yakından izlemeye koyuldu. Özellikle “Narodnik” (Halkçı) denen aydınların ve öıretmenlerin bu deıiıimdeki rolleri üzerinde durdu. Çok yönlü kiıiliıi, kibar davranııları ve çekici fiziksel görünümü ile de yalnız diplomatik çevrelerde deıil, Bulgar yönetiminde ve baıkent sosyetesinde de yer edindi. Bulgar Meclisindeki Türk üyelerden ıakir Zümre ile dost oldu; baıbakan Radoslov ve Harbiye bakanı Gnl. Kovaçev ile yakın iliıkiler kurdu. Operada sergilenen Karmen operasını izledikten sonra takdirlerini ve özlemini “Böyle bir sanatı yaratan toplum kolay kolay yok olmaz. Bizim memlekette de operaya sahip olacaıımız gün gelecek mi ı” sözleriyle belirtti. Bir süre sonra yarbaylııa terfi etti (1 Mart 1914). Birinci Dünya savaıı baıladııında. Osmanlı hükûmetinin hemen genel seferberlik ilan etmesini doıru bulmadııı için Salih Bozok’a yazdııı mektupta Almanların zafer kazanacaklarına emin olmadııını belirtti. Ama Enver Paıa ve arkadaılarının savaıa girmekte kararlı olduklarını anlayınca kendisine etkin görev verilmesini istedi. Bu konudaki ısrarına raımen ancak Kafkas ve Kanal cephelerindeki baıarısızlıklardan sonra 20 Ocak 1915’te yeni oluıturulacak XIX. Tümen komutanlııına atandı. O da aynı gün Sofya’dan ayrılarak mürettep tümenin hazırlanmakta olduıu Tekirdaı’a geldi.
6 gemilik bir ıngiliz Fransız filosunun Boıaz’a karıı saldırıya geçtiıi 19 ıubat 1915’te Mustafa Kemal’e komutasındaki 57. Alayla Gelibolu yarımadasının güneyindeki Maydos’a (Eceabat)’a gitmesi emredildi. Müttefikler ilk saldırılarından bir hafta sonra karaya da asker çıkardılar. ıstanbul’un tehdit edilmesi baıkentte büyük bir tedirginlik yaratmıı, hükûmetin geçici olarak Eskiıehir’e taıınması hazırlıklarına baılanılmııtı. 18 Mart’ta Amiral Robeck kumandasındaki donanma genel saldırıya geçmiıti. Ama beklenmedik bir mukavemetle karıılaımıılar ve 15 gemilik filolarından 10’unu kaybettikleri için geri çekilmek zorunda kalmıılardı. Bu kez de ıstanbul’a karadan ulaımak amacıyla 25 Nisan’da karaya 70.000 kiıilik bir kuvvet çıkarmıılardı. Onlar Arıburnu’ndan Conkbayırı’na doıru ilerlerken Mustafa Kemal emir beklemeden hemen ileri harekete geçti. Cephaneleri bittiıi için geri çekilmekte olan askerlerle karıılaıınca onlarla süngü taktırıp yere yatırdı, bunu gören düıman birlikleri de duraklayıp mevzi aldı. Kendisi bu anı “kazandııımız bu andır” diye deıerlendirdi 57. Alayı da düıman birliklerinin saı koluna yöneltip ıu tarihi emri verdi: “Size ben taarruzu emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında baıka kuvvetler ve kumandanlar kaim olacaktır.” 57 Alay iıte bu anlayıı içinde ölüme atıldı ve Conkbayırı tepesi elde tutularak Arıburnu çevresinde güçlü bir savunma çemberi oluıturuldu. Mustafa Kemal bu baıarısından ötürü Osmanlı ımtiyaz Niıanı ile ödüllendirildi. Bununla birlikte düımanın donanmasının ateıi altında kalan Türk birlikleri aıır kayıplar veriyordu. Bunun çıkartma noktalarının açık bırakılmasından doıduıuna inanan Mustafa Kemal,Ordu Komutanı Liman von Sanders’i ıikâyet etti. Bunun üzerine cephe üç bölgeye ayrılarak kuzey bölgesinin komutanlııına getirildi. Ayrıca Alman Demirhaç ve Bulgar St. Aleksandr niıanları verildi. 1 Haziran 1915’te de albaylııa yükseltildi. Düıman birlikleri Arıburnu kuzeyindeki Suvla koyuna yeni bir çıkartma yapınca Conkbayırı tehlike altına girdi. Bunun üzerine Sanders Mustafa Kemal’i 6 tümenden oluıan Anafartalar Grubu Komutanlııına getirmek zorunda kaldı (8/ 9 Aıustos). Ertesi 10 Aıustos günü ıngilizler karadan ve denizden yoıun topçu ateıi altında ilerlemeye baıladı. Sıkııan birlikleri korumak için Conkbayırı’na karıı saldırmaya karar veren Mustafa Kemal, emrindeki subay ve erleri cesaretlendirmek için ön safta yer aldı. Çatıımalar sürerken ceketinin saı cebine saplanan bir ıarapnel parçası cebindeki saati parçaladı ve kendi anlatımıyla vücuduna nüfuz etmeyip yalnızca derin bir kan izi bıraktı. Liman von Sanders bu saati hatıra olarak alıp kendi altın saatini ona armaıan etti. 10 Aıustos’ta Conm Bayırı’na ilerleyen ıngilizleri durdurdu. Bu baıarısı nedeniyle artık “Anafartalar Kahramanı “olarak anılmaya baılanan Mustafa Kemal, Grup Komutanlııı üzerinde kalmak koıuluyla XVI. Kolordu komutanlııına atandı (29 Aıustos 1915) ve çeıitli madalyalarla ödüllendirildi. Böyle olmasına karıın Liman von Sanders’in onu denetlemek istercesine sık sık karargâha gelmesi ve Türk birliklerine Alman komutanlar atamayı sürdürmesi yüzünden anlaımazlııa düıünce grup komutanlııından istifa etti (27 Eylül). ıstifasını geri almak için yapılan giriıimleri de kabul etmedi ve saılııı da bozulduıu için 10 Aralık’ta ıstanbul’a döndü.
Özel iıleri için gittiıi Sofya’da iken Çanakkale’den Edirne’ye dönmekte olan XVI. Kolordu komutanlııı görevini üstlenmesi emrini aldı. Edirne’de görkemli bir törenle karıılandı (27 Ocak 1916). Sokaklara “Arıburnu ve Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal çok yaıa!” yazılı dövizler asılmıı, düzenlenen törene kent halkı ve okulların yanı sıra yabancı konsoloslar da katılmıı; XII. Tümenin geçit resmi ise 1,5 saat sürmüıtü. Öte yandan Urfa mutasarrıfı Nusret Bey’in, 1917’de Çanakkale ıehitleri Âbidesi olarak yaptırdııı anıt çeımenin (günümüzde Yol Gösteren Çeımesi) dört cephesinin yönlerini belirten kitabelerde “Kafkas Yolu – Hindistan Yolu – Baıdat Yolu” nu tamamlayan dördüncü yönün “Mustafa Kemal Paıa Caddesi” olarak adlandırılması onun ününün daha o yıllarda Anadolu içerilerine kadar yayıldııını göstermektedir.
Mustafa Kemal, komutanlııına atandııı XVI. Kolordu Van Gölü’nün güneybatısında görevlendirildiıi için 11 Marta trenle Edirne’den hareket etti ve Halep üzerinden Diyarbakır’a vardı (27 Mart). Birkaç gün sonra da generalliıe (mirliva) yükseltildi (1 Nisan 1916). Karargâhını Silvan’da kurup Muı’un ve Bitlis’in Ruslardan geri alınmasını saıladı. Bir ara ıkinci Ordu komutan vekilliıini üstlendi (25 Kasım), arkasından bu göreve asaleten atandı (7 Mart 1917). Ancak Türk birliklerine Alman komutanlar atanmasına öteden beri karıı olduıu ve Almanlara teslimiyetin kötü sonuçlar doıuracaıına inandııı için bu kez de Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mareıal Falkenhayn’ın görevden alınmasını diledi. Ancak Genelkurmaya gönderdiıi rapordan olumlu sonuç alamayınca istifa ederek (7 Ekim) ıstanbul’a döndü.
Mustafa Kemal geliımeleri yakından izleyebilmek ve bazı giriıimlerde bulunabilmek için Pera Palas’a yerleıti. Bu sırada Enver Paıa’nın Almanya’ya gönderilecek Veliahd Vahidettin Efendi’ye eılik etmesi yolundaki teklifini kabul etti. Böylece 15 Aralık 1917’de baılayıp 4 Ocak 1918’e kadar süren gezi boyunca her ikisi de birbirlerini yakından tanımak olanaıı buldular. Mustafa Kemal veliahdı Almanya’nın zafer kazanacaıına inanmanın gerçek bir deıerlendirme olmayacaıı yolunda uyarmaya çalııtı. Yaklaımakta olan felaketten kurtulabilmek için Veliahd’in merkezi ıstanbul olan Beıinci Ordu komutanlııını üstlenmesi gerektiıini önerdi. Ama Vahidettin bu konuyu dönüıte konuıuruz diye öneriye soıuk baktııını belirtti (Atay, Atatürk’ün Hatıraları, 54 vd). Alman ordusunun karargâhını da ziyaretten sonra Mustafa Kemal’in savaıtan baıarı ile çıkılamayacaıına iliıkin kanaati daha da pekiıti. Buna raımen Almanlar ıstanbul’daki elçiliklerinde düzenlenen bir törenle kendisine “Cordon de Prusse” niıanı verdiler (19 ıubat 1918).
Mustafa Kemal yeniden böbreklerinden rahatsızlanınca tedavi için Viyana’ya gönderildi (25 Mayıs 1918). Orada önce Cottage Senatoryumu’nda tedavi gördü, daha sonra hekimlerin önerisi üzerine kaplıcalarıyla ünlü Karlsbad’a geçti. 27 gün süren (1-27 Temmuz) Karlsbad günlerinde, kendi tuttuıu notlardan ihtilallere, felsefe akımlarına ve tarihe iliıkin kitaplar okuduıu, Almanca ve Fransızcasını ilerletmek için özel dersler aldııı, orada bulunan Türklerle ülke sorunlarını tartııtııı, özellikle de kadınların toplum ve aile yaıamındaki rolleri üzerinde durduıu, kadınların örtünmeleri (tesettür) konusunda aıırılııa kaçıldııına ve geri kalmıılıktan kurtulabilmek için bir inkılabın gerektiıine inandııı, ancak bu dönüıümün bir hamlede yapılması yöntemini benimsediıi anlaıılmaktadır. 6 Temmuz 1918 gecesi not defterine “Benim elime büyük bir salahiyet ve kudret geçse, ben hayat-i içtimaiyemizde arzu edilen inkılabı bir anda bir ‘coup’ (darbe) ile tatbik edeceıimi zannederim. Zirâ ben bazıları gibi efkâr-ı umumiyeyi yavaı yavaı benim tasavvurlarım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye alııtırmak suretiyle bu iıin yapılacaıını kabul etmiyorum ve böyle bir harekete ruhum isyan ediyor” diye yazmııtı.
Mustafa Kemal, Sultan Reıad’ın ölümüyle Vahidettin’in tahta çıktııını (3 Temmuz 1918) öırenince bir telgrafla kendisini kutladı ve baıyaver aracılıııyla aldııı çaırı üzerine ıstanbul’a döndü (4 Aıustos). Birkaç gün sonra yeniden VII. Ordu komutanlııına atandı. Göreve baılamadan Vahidettin’in tahta oturmasıyla olabilecek deıiıiklikleri öırenebilmek için dört kez yeni Padiıahla görüıme olanaıını buldu. ılk ziyaretinde Vahidettin’e baıkomutanlııı üstlenmesi yolundaki teklifini yineledi. Padiıah’ın “Senin gibi düıünen baıka komutanlar var mı” diye sorunca da “vardır” cevabını verdi. Ama Vahidettin “Düıünelim” demekle yetindi. Birkaç gün sonra çaırı üzerine yapılan ikinci görüımede baıyaver A. ızzet te bulunduıundan konuımalar genel düzeyde geçti. Ancak baı baıa görüımek için baıvurunca Padiıah onu üçüncü kez kabul etti. Mustafa Kemal ilk önerisini tekrarlayınca “her ıeyden önce ıstanbul halkını doyurmak zorundayım. Bunu temin etmedikçe alınacak her tedbir isabetsiz olur” diyerek olumsuz bir cevap verdi. Mustafa Kemal, baıkente yiyecek saılamanın önemli olduıunu, ancak bunun bütün ülkeyi kurtaracak tedbirlerin alınmasına engel olmaması gerektiıini belirtince de cevabı “Ben Talat ve Enver Paıa hazretleri ile görüıtüm” oldu. Bu, Padiıahın sadrazama ve genelkurmay baıkanına güven duyduıunun yansıması demekti. Vahidettin 16 Aıustos 1918’de Cuma selamlııından sonra Mustafa Kemal’i bir kez daha kabul etti. Ama yanında iki Alman generali bulunan Padiıah onu Suriye’ye kumandan tayin ettiıini, oradaki vaziyetin ciddileıtiıini belirterek derhal hareket etmesini istedi. Baıkentte umduıunu bulamayan Mustafa Kemal trenle ıstanbul’dan hareket etti, 26 Aıustos’ta Haleb’e vardı, oradan da Ordu merkezinin bulunduıu Nablus’a geçti. Bir arkadaıına 11 Eylül’de yazdııı mektupta Suriye’nin kaybedilmekte olduıunu, halkın bir an önce ıngilizlerin gelmesini beklediklerini anlattı. Bu arada (23 Eylül) gönlünü almak istercesine kendisine padiıahın fahri yaverliıi unvanı verildi. Suriye cephesi çözülünce Osmanlı birlikleri geri çekilmeye baıladı ve VII. ve III. Orduların mevcut birlikleri birleıtirilerek kumandanlııı Mustafa Kemal’e verildi. Ancak o düıman karıısında tutunmanın imkânsız olduıunu görünce Haleb’e çekildi (5 Ekim), bir ıifre telgraf ile de Saraya, “Bu andan sonra artık sulhtan baıka yapılacak bir ıey kalamamııtır” diye savaıın kaybedildiıini belirtti. Halep’te karıııklıklar baılamııtı. Suriye cephesi baıarısızlıkla kapanırken müttefiklerin Selanik’ten baılattıkları ileri hareket karıısında Bulgaristan bir ateıkes anlaıması imzalayarak savaıtan çekildi (29 Eylül 1918). ıstanbul yeniden tehlike altına girince Sadrazam Talat Paıa da istifasını vermek gereıini duydu (7 Ekim). Sadarete Tevfik Paıa’nın getirileceıi anlaıılınca Mustafa Kemal saraya çektiıi telgrafla (14 Ekim) daha güçlü bir hükûmetin kurulabilmesi için bu görevin ızzet Paıa’ya verilmesini ve kendisiyle birlikte Fethi Okyar ve Rauf Orbay gibi arkadaılarının kabineye alınmasını önerdi. Ancak sadarete ızzet Paıa atandıysa da kabinede kendisine yer verilmedi. 30 Ekim 1918 de Mondros ateıkes anlaıması imzalanıp Liman von Sanders görevden ayrılınca ertesi günü Yıldırım Orduları Grubu kumandanlııına atandı.
Ateıkes’in yapılması barııa kavuıulduıu inancıyla genelde olumlu karıılandı. Ama Mustafa Kemal öncelikle metinde Kilikya, Toros Tünelleri ve Suriye sınırı gibi tanımlamaların ve onlarla ilgili hükümlerin açık olmadııını belirterek Amanos Tünelleri’ nin Toros Tünelleri’nden sayılıp sayılmayacaıını, iıgallerin demir yolu iıletilmesini kapsayıp kapsamadııını, Suriye’nin güney ve kuzey sınırlarından hangisinin kast edildiıini sordu ve Kilikya denen bölgenin sınırlarının belli olmadııını hatırlattı. Zaman ve Vakit gazetelerinde yayımlanan demecinde de ateıkes anlaımasının istiklal ve ülke bütünlüıü kavramlarıyla baıdaımayan hükümler içerdiıini söyledi. Çok geçmeden onun belirttiıi tehlikeler baı gösterdi. Ateıkes sınırı içinde olmasına karıın Musul’u iıgal eden ıngilizler (2 Kasım) hemen ıskenderun’a yöneldiler. Bunu sezinleyen Mustafa Kemal birliklerine kenti iıgale giriıecek ıngilizlere gerekirse ateıle engel olunması emrini verdi (5 Kasım). Ama Sadrazam ızzet Paıa ıngilizlerin ıskenderun’u iıgale hakları yoksa da Halep civarındaki ordularını beslemek için oradan yararlanmak istemelerini haklı bulduıunu bildirdi ve onlara silahla karıı konulması yolunda verdiıi emri geri almasını istedi. Ancak Mustafa Kemal Paıa verdiıi emri geri alamayacaıını, yerine baıka birinin görevlendirilmesini istedi. Böylece ıngilizler ıskenderun’u da kolaylıkla iıgal ettiler (9 Kasım). ııgalin ertesi günü de barıı dönemine geçildiıi gerekçesiyle Yıldırım Ordular Grubu ve VII. Ordu da daııtıldı ve Mustafa Kemal Harbiye Nezareti emrine verildi. Öte yandan ızzet Paıa da “sizinle istiıareye ihtiyacım var” diye baıkente dönmesini isteyince trene binip 13 Kasım sabahı Haydarpaıa’ya vardı. Boıaz’dan karııya geçerken Dolmabahçe önünde demirleyen 61 gemiden oluıan iıgal donanmasını görünce tepkisini “Geldikleri gibi giderler!” diyerek dile getirdi.
Mustafa Kemal, sadarete getirilen Tevfik Paıa hükûmetinin göreve baılamasından önce baıkente dönmüıtü. Geliımeleri yakından izleyebilmek için Akaretler’deki evine gitmeyip iıgalci subayların devam ettikleri Pera Palas’a yerleıti. Daha sonra Halep’ten tanıdııı bir ailenin yanına pansiyoner oldu, çok geçmeden de ıiıli’de bugün Halâskâr Gazi adını taııyan cadde üzerindeki, iki katlı evi kiraladı (günümüzde müze). Yeni arayıılar içindeydi. ılk olarak Rauf Orbay’la buluıtu. O bunalımlı günlerde Tevfik Paıa kabinesinin yarar saılayamayacaıı kanaatıyla onun yerine ızzet Paıa’nın sadarete getirilmesi için çalıımaya karar verdiler. ızzet Paıa ile görüımelerinde yeni hükûmette görev almaları konusunda da anlaııldı. Ama bunun için öncelikle Tevfik Paıa kabinesinin Mebusan Meclisinde güvenoyu almamasını saılamak gerekiyordu. A. F. Cebesoy, Fethi Okyar, Kâzım Karabekir, Cafer Tayyar Eıilmez ve ısmail Canbulat’ın katılmalarıyla yaptıkları toplantıda bu amaçla Mustafa Kemal ve Karabekir’in Padiıahla görüımeleri uygun görüldü. Bu seçimde Mustafa Kemal’in Vahidettin’le olan iliıkisi etken olmuıtu. Ayrıca o günlerde Anafartalar Kahramanı’nın padiıahın kızı Sabiha Sultan’la evleneceıi yolundaki söylentileri de yaygınlaımııtı. Enver Bey’in Vahidettin’in yeıeni Naciye Sultan ile evlenmesi saray çevresinde genç ve baıarılı komutanlara karıı duyulan ilgiyi artırmııtı. Sabiha Sultan’la evlenme giriıimi de saraya yakın olanlardan gelmiıti. Ama her iki tarafın isteksiz davranması sonucu bu konu kapanmııtı.
Arkadaılar toplantısında verilen karar uyarınca Mustafa Kemal, Samsun’a hareket ettiıi güne kadar Padiıahla dört kez görüıtü. Vahidettin ilk kez onu 15 Kasım günü Cuma selamlııında kabul etti. Ayrıntıları saptanamayan bu görüımede Mustafa Kemal daha çok Padiıahın eıilimlerini öırenmeye ve kabinede görev alması olanaklarını öırenmeye çalııtı. Aldııı izlenim pek olumlu olmadııı için Tevfik Paıa’ya güvenoyu verilmemesi için mebuslarla görüımeye yöneldi. Öte yandan ortak olduıu “Minber” gazetesinde hükûmete karıı eleıtiri kampanyası açıldı. Fakat bu çabalara karıın Meclis 19 Kasım’da büyük çoıunlukla Tevfik Paıa kabinesine güvenoyu verdi. Bu sonuç Mustafa Kemal’e göre “Meclis hayatının bir an içinde bin renk alabileceıinin göstergesiydi”.
Mustafa Kemal’in 22 Kasım’da Padiıahla olan görüımesi umulandan uzun sürdü ama o düıündüklerini açıklama olanaıı bulamadı. Orduda kendisine karıı bir hareket olup olmadııını anlamak isteyen Vahidettin ona “Ordunun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler. Bana teminat verir misin ki onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir” diye sordu. Mustafa Kemal’in ıstanbul’a yeni geldiıini, buradaki durumu tam anlamıyla bilmediıini belirtmesi karıılııında da “Yalnız bugünden bahsetmiyorum, bugünden ve yarından” diyerek aslında kuıkulu olduıunu gösterdi. Mustafa Kemal 20 Aralık’ta üçüncü kez Padiıahla görüıtü fakat bundan da olumlu bir sonuç alamadı. Bunun üzerine arkadaılar grubuyla birlikte artık geleceıe yönelik önlemler almaya yöneldi. Yaptıkları deıerlendirmede biricik kurtuluı yolunun bir millî mukavemet hareketi yaratmak olduıu konusunda görüı birliıine varıldı.
Bu sonuç karıısında yeniden Padiıah’la görüımek baıvurusunda bulundu ve kendisine üç gün sonrası için randevu verildi. Ancak onun saraya çıkmasından bir gün önce müttefik devletlerin baskıları sonucunda Padiıah Vahidettin yayımladııı bir irade ile Mebuslar Meclisi’ni kapattı (21 Aralık 1918).
Çözümü Anadolu’da arama görüıü aıırlık kazanırken o, deıiıik çevrelerde giriıimlerini sürdürerek ıstanbul’daki müttefik devletler temsilcileri ve etkin olabilecek yabancılarla da görüıtü. Bunlar arasında Rahip Dr. Robert Frew ile ıtalyan Yüksek Komiseri Kont Carlo Sforza vardı. ıngiltere adına dost kazanmak için çalııtııı söylenen Frew gerçekte ıngiliz gizli servisinin ajanıydı ve ıngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucularından Sait Molla ile iıbirliıi yapıyordu. Mustafa Kemal bir yabancının aracılıııyla onunla iki kez görüıtü. Frew ıttihat Terakki’nin Ermeni tehciri ve savaı boyunca iılendiıi öne sürülen suçlardan sorumlu tutulması gerektiıini savunarak bu konuda onun desteıini saılamaya çalııtı. Fakat Mustafa Kemal, ıttihatçıların bazı kusurları olsa da cemiyetin vatanperver bir örgüt olduıunu belirtti. Böylece rahip istediıi amaca ulaıamadı ama Sait Molla ile iıbirliıi yaparak Anadolu’da baılayan ulusal direniı karııtı giriıimlerini sürdürdü. Mustafa Kemal’in Sforza ile görüımesi ise karıılıklı isteklerden doımuıtu. Yunanistan’ın ızmir’e asker çıkarmasına engel olamayan ıtalya, Mondros ateıkesinden sonra Türkiye’ye karıı ılımlı bir siyaset izleyerek bazı siyasi ve mali haklar elde etmeye yönelmiıti. Mustafa Kemal açısından ise müttefikleriyle anlaıamayan ıtalyanlardan yararlanma olanaıı vardı. Ayrıca iıgal kuvvetlerinin evlerde yaptıkları aramalara karıı ıtalyan temsilciliıinin desteıini saılamak da önemliydi. Nitekim ıtalyan askerleri Akaretler’deki evi aramak istediklerinde onları komutanlarına ıikâyet edeceıini söyleyerek buna engel olmuıtu. Sforza ile görüıme isteıi ıtalyanlardan geldi. Mustafa Kemal onunla ilk kez 17 Aralık’ta bir ıtalyan mimarının evinde buluıtu. Ondan sonraki görüımeler Cercle d’Orient kulübünde yapıldı. Mustafa Kemal öncelikle evlerinin aranmasını önlediıi için kendisine teıekkür edince Sforza “herhangi bir tehlike karıısında elçiliıin onun emrine hazır olduıu cevabını verdi. Ancak Mustafa Kemal bunu kendisinin ıtalyan tebaası olmasına yönelik bir gaf olarak algıladı ve kendi ifadesiyle yıldırımla vurulmuıa döndü”. ııgal altındaki ıstanbul’da ıtalyanların Mustafa Kemal’den bekledikleri pek olumlu olmasa da böylece baılayan iliıkiler Kont Sforza’nın önce Dııiıleri Müsteıarlııına arkasından Bakanlııa atanmasıyla bir dostluk havasına dönüıtü.
1919 Ocaıında Paris’te açılan Barıı Konferansında Anadolu topraklarının da paylaıılmakta olduıu haberleri alınırken Mustafa Kemal ve arkadaıları artık Anadolu’ya geçmenin gerekli olduıuna karar vermiılerdi. Bu doırultuda ilk olarak baıkentte bulunan XX. Kolordu kumandanı A. F. Cebesoy Mart ayı baılarında görevi baıına döndü. Bir süre sonra Karabekir Erzurum’daki XV. Kolordu kumandanlııına atandı (13 Mart). Ayrılmadan önce hasta yataıında ziyaret ettiıi Mustafa Kemal ona “ıyi olayım, sizinle buluımaya çalııacaıım” diye verdiıi kararı açıkladı.
Karadeniz bölgesinde bir Pontus Devleti kurmaya çalııan Yunanistan bu bölgeye Rusya’dan Rum göçmenler getirmeye çalıııyordu. Büyük Ermenistan hayaliyle çalııan Ermeniler de bölgede propagandaya ve silahlı eylemlere giriımiılerdi. Bu durumda Türkler de mallarını ve canlarını koruyabilmek için silahlanmak gereıini duymuılardı. ıngilizler iıte bu karıııklıkları bahane edip 17 Martta Samsun’a 200 kiıilik bir Hint birliıi çıkarmıılardı. Bu ortam içinde Amiral Calthorpe 21 Nisan 1919’da hükûmete verdiıi notada o bölgede ıûra adı verilen bir dizi silahlı grup kurulduıunu belirterek bunların önlenmesini istedi, aksi hâlde görevi kendilerinin üstleneceıini de ekledi. Damat Ferit hükûmeti söz konusu çetelerin giriıimlerini önlemek ve onların ellerindeki silahları toplayabilmek için Samsun yöresine yetkili bir komutanın gönderilmesine karar verince genelkurmaydaki arkadaıları hazırladıkları listenin baıına Mustafa Kemal’in adını yazdılar. Bu tercihte onun Vahidettin ile olan iliıkisi kadar Anafartalar Kahramanı olarak tanınması da etkili olmuıtu. Mustafa Kemal Karlsbad’dan döndüıünde gazeteci Ruıen Eıref onunla üç gün süren uzun bir söyleıi yapmıı ve bunu 18 Mart Çanakkale zaferinin üçüncü yıldönümünde Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’le Mülakat baılııı altında yayımlamııtı. Ama Damat Ferid’in Mustafa Kemal’in ıttihatçı olduıu yolunda bazı kuıkuları vardı, onu da Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey ile Bahriye Nazırı Avni Paıa giderdi. Bununla da yetinmeyen Sadrazam ıngilizler’in de görüılerini almak gereıini duydu. Çünkü müttefiklerin ıstanbul’dan sürülecek ya da görevden alınacaklar hakkında düzenledikleri bir raporda (28 ıubat) Mustafa Kemal’in de adı vardı. Fakat yüksek komiserlik tercümanı Ryan, Mustafa Kemal adının kendisine kuıkulu gelmediıini bildirince onun Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettiıliıi’ne atanması önündeki engeller kalktı. Harbiye Nazırı ıakir Paıa kendisinden Samsun bölgesine gidip sorunun ne olduıunu incelemesini istediıi zaman o bu göreve resmî bir biçim verilmesini istedi. Böylece o sırada kurulmakta olan ordu müfettiılikleri örnek alınarak IX. Ordu Kıtaları Müfettiıliıi unvanı uygun bulundu. Ayrıca Mustafa Kemal’in ısrarı üzerine bölgede iç barısı saılaması, cephane ve silahları toplayıp güvence altına alması ve silahlandıkları söylenen ıûrâları daııtabilmesi için bölgesindeki kumandan ve sivil yöneticilerle iliıki kurma yetkisi veren bir talimatname de düzenlendi. Trabzon, Erzurum, Bitlis, Van illeri ile Erzincan ve Canik (Samsun) baıımsız sancakları müfettiılik bölgesi olarak saptandı. III. ve XV. Kolordular müfettiıliıin emrinde olacak ve onlara baılı birliklerdeki subayların atama ve nakilleri de müfettiıliıin izniyle yapılabilecekti (Metin: TV,12). Hazırlanan atama kararnamesi 30 Nisan 1919’da Vahidettin tarafından onandı. ırade-i seniyye ile, “Daııtılan Yıldırım Orduları Grubu Kumandanı Mirliva Mustafa Kemal Paıa, IX. Ordu Kıtaatı Kumandanlııına tayin edilmiıtir” deniliyordu (Takvim-i Vekayi, 5 Mayıs 1919). Karargâhını oluıturan ve hazırlıklarını tamamlayan Mustafa Kemal 14 Mayıs akıamı Damat Ferit’i ziyaret etti. Sadrazam bir harita getirterek onun nerelere kadar kumanda edeceıini öırenmek istedi. Ertesi akıam da Yıldız Sarayında Padiıah tarafından kabul edildi. Boıazda demirli müttefik donanmasını gösteren Vahidettin, “Paıa, paıa, ıimdiye kadar devlete çok hizmet ettin” diye söze baıladı ve yanındaki bir tarih kitabını iıaret ederek “Bunların hepsi artık bu kitaba geçmiıtir. Asıl ıimdi yapacaıın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paıa, paıa devleti kurtarabilirsin!” diye ona olan güvenini belirtti. O da “Bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacaıım” diyerek padiıahtan ayrıldı. Saraydan çıkarken kendisine Padiıah adına bir saat hediye edildi. Ama gerçekte her ikisi de kurtuluıu deıiıik boyutlarda ve anlayııta deıerlendirmekteydi. Vahidettin’in baıkenti ve yurdun birçok yöresini iıgal eden müttefiklere uyum göstererek saltanatı ve halifeliıi kurtaracak bir barııa kavuımak istediıi açıktı. Ancak Mustafa Kemal’i “Anadolu’da millî bir kuvvet hazırlamak için gizlice” Anadolu’ya gönderdiıi yolundaki iddialar atamanın ıngilizlerin görüıü alınarak yapıldııı, kararnamenin resmen yayımlandııı ve ıstanbul’dan çıkıı vizesi verildiıi gerçekleri karıısında dayanaktan yoksun kalmaktadır. Padiıah’ın Mustafa Kemal’e göreviyle ilgili olarak verdiıi öne sürülen hatt-ı hümayun’un aslı da bugüne kadar bulunamamııtır. Öte yandan Padiıahın Mustafa Kemal’e bu görevi için yeterince para verdiıi yolundaki iddialar da oldukça mübalaıalıdır. Üstelik söz konusu paranın miktarı 100.000 liradan baılayarak 400.000 altına ya da 50.000 sterlin’e kadar çıkartılmaktadır. Gerçekte ise o dönemde birçok vali ve kumandana iç savaıta gerekli görülen yerlere sarf edilmek üzere verilenlere benzer ıekilde Mustafa Kemal’e de makbuz karıılııında 1.000 lira ve Dahiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’in belirttiıine göre de ayrıca 25.000 lira verilmiıti (Selek, I, 116). Nitekim Mustafa Kemal Samsun’a çıkııından on gün sonra sadarete gönderdiıi telgrafta bu paradan 300 lirayı Samsun Mutasarrıflııına aktardııını belirterek yeni ödenek istedi. Kabine toplantısında da bu yoldaki isteklerin örtülü ödenekten karıılanması ve Mustafa Kemal ile yanındakilere henüz verilmemiı olan ödenek ve yolluklarının ödenmesi kararlaıtırıldı (Akıin, I, 335).
Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919 sabahı karargâhında görev alan 17 subay ve Sivas’taki III. Kolordu kumandanlııına atanan Refet Bele ile birlikte Bandırma vapuru ile saat 4.30’da ıstanbul’dan hareket etti. Pasaport kontrol bürosunda görevli ıngiliz yüzbaıı J. G. Bennett kafiledeki kurmay subay sayısının fazlalııından kuıkulanarak Yüksek Komiserliıe baı vurdu ve oradan aldııı olumlu cevap sonrasında kendilerine vize verdi. Vapurun hareketinden önce de güverteye çıkan müttefik askerleri silah ve cephane aradılar. 18 Mayısta Sinop’ta birkaç saat demirleyen Bandırma vapuru 19 Mayıs sabahı saat 8’de Samsun’a vardı. Kendilerini küçük bir askerî birlik ile derme çatma bir bando karııladı. Daha sonra Mustafa Kemal ve yanındakiler misafir edilecekleri Mıntıka Palas oteline (günümüzde müze) yerleıtiler.
Bölgeye iliıkin ilk bilgileri topladıktan sonra 20 Mayıs’ta sadarete çektiıi telgraflarda ıngilizlerin 17 Martta Samsun’a asker çıkarmalarının ve Sivas’ta kontrollere giriımelerinin kendisine verilen görevi yerine getirmeyi güçleıtirdiıini belirterek Mondros ateıkesine aykırı bu hareketlerin önlenmesini diledi. Ayrıca ızmir’in iıgaline “Ne millet ve ne ordu, varlııına karıı yapılan bu haksız saldırıyı kabul etmeyecektir” diye tepki gösterdi. Bölgeye iliıkin olarak gönderdiıi raporda Pontus hükûmeti kurma giriıimleri yüzünden Rum çeteleri sayısının arttııını, bunların 40’ının faaliyetlerinin saptandııını, Rum saldırıları karıında Türklerin de çeteler kurduklarını ancak bunların sayısının 13’ü geçmediıini belirtti. Ayrıca karargâhındaki subayların Samsun’da bulunan dört ıngiliz subayı ile yaptıkları görüımede elde edilen bilgileri aktardı. Söz konusu subaylar, Osmanlı hükûmetinin memleketi kendi kendine idare edemeyeceıini bu nedenle birkaç sene olsun yabancı müdahale ve korumasına muhtaç olduıunu öne sürmüılerdi. Buna karıılık kendilerine ızmir’in Yunanlılar gibi hayalperest bir hükûmetin iıgali altında bırakılmayacaıı ve “milletin tek vücut olup millî hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef alarak ıimdiki hükûmete bütün ruh ve varlıııyla baılı ve sadık olduıu” cevabı verilmiıti. Mustafa Kemal’in sadarete gönderdiıi bu raporlar hükûmet toplantılarında görüıüldü, sadrazam Damat Ferit te harcadııı çabalar için kendisine teıekkür etti
ızmir’in iıgalini protesto için düzenlenen mitingler ıstanbul’dan baılayarak Anadolu içerilerine yayılırken Mustafa Kemal de bu protestoların artırılmasını diledi. Ancak Sivas mitingi (23 Mayıs) buradaki Ermenileri korkutmuı ve onları koruyan ıngilizler ıstanbul hükûmetinden bölgedeki komutanların uyarılmasını istemiılerdi. Sivas Müfettiılik bölgesi olduıundan bu bir yönüyle Mustafa Kemale yönelik bir ıikâyet demekti. O da artık Samsun’da rahat çalııamayacaıını anlayarak karargâhını içerilere taıımayı gerekli gördü ve böbreklerinden de rahatsız olduıundan kaplıcalarıyla tanınan Havza’ya geçti (24 Mayıs). Kendisini ziyarete gelenlere “Hiçbir zaman ümitsiz olmayacaıız, çalııacaıız, memleketi kurtaracaıız” diye düıündüıü yolu ve yöntemi özetledi. Onun isteıiyle 30 Mayısta düzenlenen mitingte konuıan Sıtkı Hoca, “Düımanı kovmak için elde sopa lazımdır…Buna iktidarım yok diyen varsa o da evindeki kazmayı, keseri, bıçaıı, o da yoksa yumruıunu hazırlasın” diyerek halkı ulusal direniıe çaıırdı. Öte yandan Mustafa Kemal de ıngilizlerin ıikâyeti üzerine hükûmetten gelen soruıturma yazısına “ne milletin coıkusunu ve iç acısını ne de bunlardan doıan millî tezahürleri engelleyip durdurmak için kendimde ve hiçbir kimsede hiçbir güç göremiyorum” diye sert bir cevap verdi.
Böylece Mustafa Kemal’in hükûmetle iliıkileri bozulmaya yüz tutarken Dokuzuncu Ordu karargâhındaki subay çokluıundan kuıkulanan ıngilizler de onun geri çaırılmasını istemeye baılamıılardı. Gnl. Milne daha 19 Mayısta verdiıi bir nota ile bu görevlendirmedeki amacın ne olduıunu sormuıtu. Buna Ordu Müfettiıliıi’nin oluıturulmasına Calthorpe’un 21 Nisan tarihli mektubu üzerine gerek görüldüıü ve görevin önemi nedeniyle baıına yüksek rütbeli bir subayın atandııı cevabı verilmiıti. Fakat Samsun’daki ıngiliz subayları Mustafa Kemal’in faaliyetleri hakkında Yüksek Komiserliıe rapor vermeyi sürdürmüılerdi. Havza mitingini izleyen Yzb. Hurst, raporunun sonunda “Mitingte Mustafa Kemal’in hazır bulunması, istifasını ya da görevden alınmasını haklı göstermeye yetebilir” diye üstü kapalı bir öneride bulunmuıtu. Aslında Gnl. Milne söz konusu raporu almadan önce 6 Haziran’da Harbiye Nazırlııından Mustafa Kemal ve kurmaylarının derhal geri çaırılmasını istemiı, iki gün sonra Amiral Calthorpe da aynı istekte bulunmuıtu. Harbiye Nezareti buna ılımlı yanıt verirken Sadrazam Vekili ıeyhülislam Mustafa Sabri’nin baıkanlııında toplanan Bakanlar Kurulu’nda kimi üyelerin muhalefetine raımen Mustafa Kemal’in geri çaıırılması kararlaıtırılmııtı (8 Haziran). Bunun üzerine Harbiye Nezareti hiçbir açıklama yapmadan ondan hemen ıstanbul’a “teırif” etmesini rica etti. Bu telgrafı Havza’da alan Mustafa Kemal geriye çaırılması nedenini öırenmek isteyince kendisine ıngilizlerin onun gibi bir generalin Anadolu’da dolaımasının kamuoyuna iyi etki yapmayacaıını öne sürdükleri bildirildi. ıstanbul’a dönecek olursa Ali ıhsan Sabis ve Yakup ıevki Subaıı gibi tutuklanacaıını sezen Mustafa Kemal ıstanbul’a dönmemeye ve karargâhını daha da içerilere sokabilmek için zaman kazanmaya yöneldi. 11 Haziran’da Kâzım Karabekir’e çektiıi telgrafta milletin hukuk ve istiklalini tayin yolunda milletle beraber çalıımak kararını verdiıini ve bu amaçla “sine-i millet’e iltica” ettiıini vurguladı. Ayrıca Saray Baıkâtipliıi yoluyla Padiıaha baıvurup hükûmetten ıikâyet ederken verdiıi kararı, “Eıer zorlanırsam görevimden istifa ederek Anadolu ’da ve sine-i millette kalacaıım ve vatani vazifeme bu defa daha açık adımlarla devam edeceıim” diye açıkladı. hükûmetin Redd-i ılhak ve Müdafaa-i Hukuk kuruluılarının telgraflarının çekilmesini yasaklaması ve Büyük Ermenistan projesine karıı çıkan valileri deıiıtirmesi de onun ıikâyetlerine yol açtı.
Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan sonra Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy ile çok yoıun bir ıekilde haberleımeyi sürdürmüı ve ortak deıerlendirmelerde bulunmuıtu. O günlerde Ankara’ya gelen Rauf Orbay onunla buluımak isteyince üç arkadaı 18 Haziran’da Amasya’da bir araya geldi. Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve Refet Bele ile Samsun Mutasarrıfını da toplantıya çaıırmııtı. Ancak Erzurum’dan ayrılmak istemeyen Karabekir gelemeyeceıini bildirince alınacak kararların kendisine iletilip görüıünün alınması uygun bulundu. Öteki davetlilerin gelmesi beklenirken Mustafa Kemal arkadaılarına Edirne’deki Kolordu kumandanı Cafer Tayyar Eıilmez’e çektiıi telgrafta belirttiıi görüıleri içeren bir not sundu. Söz konusu telgrafta milletin geleceıinin esir ve âciz duruma düıen ıstanbul hükûmetine bırakılamayacaıı, ulusal baıımsızlııı kurtarabilmek için bütün Anadolu halkının tek vücut olması gerektiıini belirtmiıti. Bu amaçla Sivas’ta bir kongre toplanmasını da önermiı ve verdiıi kararı “Artık benim için Anadolu’dan baıka yerlere gitmemek kat’idir” diye açıklamııtı (Nutuk, III,no.219). Amasya görüımelerine 19 Haziranda üç arkadaı arasında baılandı, Refet Bele de ertesi gün toplantıya katıldı. Son biçimi verilen kararlar metni 21 Haziran akıamı imzalandı. Karabekir ile II. Ordu Müfettiıi Mersinli Cemal Paıa da kendilerine iletilen metni kabul ettiklerini bildirdiler. ımzalanan metin aslında bir kararlar bütünü idi. Ancak ertesi gün 22 Haziran’da Mustafa Kemal’in imzasını taııyan bir genelge ile duyurulduıu için daha çok “Amasya Genelgesi” adıyla anılır oldu. Ayrıca imzalanan metin 6 maddeden oluıtuıu hâlde genelgede bunlardan ilk üçüne yer verildi. Bunun nedeni de son maddelerin uygulamaya iliıkin özel bir iç talimat sayılması olmalıdır. Vatanın bütünlüıünün ve ulusun baıımsızlııının tehlikeli olduıunu, ıstanbul hükûmetinin üzerine aldııı sorumluluıun gereklerini yerine getiremediıini vurgulamakla baılayan kararlarda bütün dünyaya “milletin istiklalinin yine milletin azmi ve kararı ile kurtarılabileceıi” ilan ediliyordu. Arkasından Erzurum’da toplanacak kongreden sonra Sivas’ta daha büyük çapta bir kongrenin düzenleneceıi belirtiliyordu. A. F. Cebesoy’un “Kutsal ıttifak” olarak nitelediıi Amasya Kararları Millî Mücadele denen ulusal savaıın ilk bildirisi demektir.
Bu sırada Mustafa Kemal’i görevden almak isteyen ıstanbul hükûmeti öncelikle müfettiılik görevini Karabekir’e vermek amacıyla ona baıvurdu; ancak Karabekir bu öneriyi kabul etmedi. Sonunda Barıı Konferansına giden Sadrazam Damat Ferit’e vekâlet eden Mustafa Sabri’nin baıkanlııında yapılan toplantıda (23 Haziran), baıkente çaıırıldııı hâlde gelmediıi ve halkı hükûmete karıı kııkırttııı için Mustafa Kemal’in görevine son verilmesi kararlaıtırıldı. Dahiliye Nazırı Ali Kemal’de bu kararı bir genelge ile ilan etti
Mustafa Kemal, Erzurum Kongresine katılmak için Rauf Orbay’la birlikte 25 Haziran’da Amasya’dan Sivas’a hareket etti. Ancak Ali Kemal’in genelgesinin Sivas’ta bazı karıııklıklar doıurmasına ve Harput Valisi Ali Galib’in onun tutuklanması için bazı giriıimlerde bulunmasına karıın bu tertipleri önlemesini bildi. Harbiye Nazırı ıevket Turgut ısrarla onun ıstanbul’a “teırif etmesi”ni dilerken, Gnl. Milne de 30 Haziran’da yeni bir nota ile Ordu Müfettiıleri Mersinli Cemal ile Mustafa Kemal’in hemen baıkente çaıırılmaları isteıini yineledi. Bunun üzerine yeni Harbiye Nazırı Ahmet Ferit Paıa, ıngilizlerin istekleriyle hareket ediyor gibi görünmemek için Mustafa Kemal’e saılık nedenini öne sürerek hava deıiıimi alıp müfettiılikten ayrılmasını önerdi. Padiıah adına çekilen telgrafta da iki ay süreli hava deıiıimi alıp barıı gerçekleıinceye kadar dilediıi bir ıehirde oturması istendi. Mustafa Kemal söz konusu telgrafları ancak Erzincan’a vardııında aldı ve harbiye nazırına ıstanbul’a dönmeyeceıini bir kez daha bildirdi. Böylece yanındakilerle birlikte 3Temmuz 1919 günü akıam saat’8’ de Erzurum’a vardı. Kafileyi K. Karabekir ve Vali Vekili ile Müdafaa-i Hukuk derneıinden bir heyet ıehir dııında karııladı. ıstanbul Kapısı’ndan ıehre girildiıinde de bir ıeref kıtası ile askerî bando ve kalabalık bir vatandaı gurubunun katıldııı tören düzenlendi. Arkasından kendisi için hazırlanmıı olan büyük caddedeki (bugün Cumhuriyet caddesi) Müstahkem Mevki Kumandanlııı binasına yerleıti.
Onun ısrarlara karıın ıstanbul’a dönmeyip “Vilâyat-ı ıarkıyye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti” Erzurum ıubesinin düzenlemekte olduıu kongrenin hazırlıklarına katılması hükûmetle olan iliıkilerini daha da gerginleıtirdi. Son olarak 8 Temmuzda Padiıah adına kendisine çekilen telgrafta ıngilizlerin ona karıı “kırıcı bir harekette bulunmayacaklarına” kesin söz verdikleri belirtildi ve geldikten sonra baıka bir göreve atanmasının ya da Erzurum’a dönmesinin düıünülebileceıi eklendi. Fakat bu öneriye yanıt vermeden aynı gün Padiıahın imzaladııı bir hükûmet kararnamesiyle görevden alındı. Takvim-i Vekayi’de yayımlanan irade-i seniyye’de “Üçüncü Ordu Müfettiıi Mustafa Kemal Paıa’nın vazifesine son verilmiıtir” deniliyordu. 8 / 9 Temmuz gecesi makine baıında konuıtuıu saray baıkâtibi de, “durumun icabı olarak” görevine son verildiıini açıkladı. O da Karabekir ve arkadaılarıyla yaptııı bir deıerlendirmeden sonra aynı gece saraya sunduıu dilekçe ile pek çok sevdiıi kutsal askerlik hayatına da veda ettiıini bildirdi. Artık kendi deyimiyle “sine-i millette bir ferd-i mücahid” olmuıtu. K. Karabekir’in aracılıııyla yayımladııı bir genelge ile de istifasına yol açan nedenleri açıkladı (TV. 5). Müfettiılikten istifasıyla bazı çevrelerde doıan tereddüd de Karabekir’in Kolordusu ile onun emrinde olduıunu belirtmesiyle giderdi.
Mustafa Kemal 23 Temmuz 1919’da toplanan Kongre’ye Cevat Dursunoılu’nun istifa ederek boıalttııı Hasankale delegesi olarak katıldı. Toplantıda bulunan 47 delegeden 37’sinin oyunu alarak baıkan seçildi. Yaptııı açıı konuımasında Mondros ateıkesinden beri süren iıgalleri ve hükûmetin güçsüzlüıünü belirttikten sonra yurdun parçalanması tehlikesinin hareket-i milliye denen bir direniı doıurduıunu ve milleti bu ruh kahramanlııının kurtaracaıını vurguladı. Ayrıca “millî meclis” in toplanmasının ve “millî irade” ye dayalı sorumlu bir hükûmetin kurulmasının gerekli olduıunu belirtti. 7 Aıustos’a kadar süren kongrede, ıarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla bir örgüt kurulması kararlaıtırıldı ve ona iliıkin tüzük hazırlandı. Alınan kararlar da Temel ılkeler baılııı altında sıralandı. Bunlar arasında, Doıu illeri ile Trabzon ve Canik (Samsun) sancaklarının birbirinden ayrılmaz ve Osmanlı topluluıunun bir parçası olarak bir bütün oluıturduıu, ateıkes sınırları içinde kalan bölgelerdeki Müslüman çoıunluıun birbirinden ayrılmaz öz kardeı olduıu, her türlü iıgale ve Rum ve Ermeni devleti kurma giriıimlerine karıı konulacaıı, Osmanlı vatanının bütünlüıü ve millî baıımsızlııın elde edilmesi, saltanat ve halifelik makamının korunması için “Kuvay-i Milliye’yi âmil ve ırade-i Milliye’yi hâkim kılma” nın esas alınacaıı gibi çok önemli ilkeler vardı. Bunlar aslında bölgesel bir kongre olan Erzurum Kongresinde vatanının bütününü kapsayan karar alındııının kanıtlarıydı. Söz konusu kararları uygulamak için de 9 üyeden oluıan bir “Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu) seçildi ve Mustafa Kemal bu kurulun baıkanlııına getirildi.
Erzurum Kongresinde ulusal direniı örgütlerinin birleıtirilmesi yolunda ilk büyük adım atılırken ıngilizler ve onların etkisiyle ıstanbul hükûmeti Sivas’ta toplanması öngörülen kongreyi önleyebilmek için Mustafa Kemal’e karıı yeni önlemler almaya giriıti. Sadrazam Damat Ferit kongreyi yasa dııı saydııını açıkladı. Dahiliye Nazırı Âdil Bey, 25 Temmuz’da Sivas Valisi’ne Mustafa Kemal ile Rauf beyin tutuklanması emrini verdi ve Vahidettin’in onayladııı yeni bir kararname ile (9 Aıustos) Mustafa Kemal’in rütbe ve niıanları geri alındı. Bu giriıimlere karıı Temsilciler Kurulu baıkanlııına seçilen Mustafa Kemal kongre kararları doırultusunda çalıımalarını sürdürdü. Erzurum Müdafaa-i Hukuk yöneticileri kendisine Erzurum hemıerisi olmasını önerince (21 Aıustos) bunu kabul etti. Sivas Kongresi hazırlıkları tamamlanınca da bazı Temsilciler Kurulu üyeleriyle birlikte 29 Aıustos 1919’da düzenlenen törenle Sivas’a uıurlandı ve 5 gün süren yorucu bir yolculuktan sonra 2 Eylül akıamı oraya vardı.
4 Eylül 1919 sabahı baılayan Kongrede Temsilciler Kurulu baıkanı ve davet sahibi olarak kürsüye çıkan Mustafa Kemal Mondros ateıkesinden sonra yaıananların bir özetini yaptı ve kongre çalıımalarının vatanın tek bir bütün, milletin de tek bir vücut olduıunu göstereceıine inandııını belirtti. Ardından baıkan seçimine geçildiıinde onun baıkanlııına engel olmak isteyen bazı üyeler baıkanlııın sırayla yapılmasını önerdi. Ancak bu öneri kabul edilmedi ve Mustafa Kemal üç olumsuz oya karıı büyük çoıunlukla baıkan seçildi. Gündeme geçildiıinde Padiıaha çekilecek telgraf ve ıttihatçılık suçlamaları karıısında delegelerin yemin etmeleri isteıi tartıımalara yol açtı. Sonunda delegeler teker teker kürsüye çıkarak particilik gütmediklerine ve ıttihat ve Terakki Partisini dirilmeye çalıımayacaklarına yemin etti. Padiıaha çekilen telgrafta da Mebuslar Meclisi’nin toplanması gereıi belirtildi. Fakat görüıme ve tartıımalar “manda sorunu” diye özetlenen Amerika Birleıik Devletleri’nin koruması altına girme sorunu üzerinde yoıunlaıtı. Birinci Dünya savaıı sonunda geri kalmıı ülkeleri kalkındıracak bir sistem diye ortaya atılan “mandacılık,” bazı Türk aydınları arasında da taraftar bulmuıtu. Ancak Amerika Birleıik Devletleri’nin mi ıngiltere’nin mi koruması altına girme konusundaki görüı ayrılıkları yüzünden “Wilson Prensipleri” ve “ıngiliz Muhibleri Cemiyeti” adıyla iki ayrı cemiyet kurulmuıtu. Erzurum Kongresinde manda ve himaye konusundaki giriıimler etkili olmamııtı. Sivas’ta bu konunun hazırlanan bir raporla gündeme getirilmesi üç gün süren tartıımalara yol açtıysa da görüı birliıi saılanamadı. Sonunda Kongreyi izlemeye gelen Amerikalı gazeteci M. Browne’un Rauf Orbay’a yaptııı öneri çıkar yol kabul edilerek Amerikan Senatosundan Türkiye’deki durumun incelenmesi için bir heyet göndermesini istemeıe karar verildi. Bu amaçla 9 Eylül’de yazılan ve baıta Mustafa Kemal olmak üzere Rauf Orbay ve baıkanlık kurulunun öteki üyelerince imzalanan telgraf Washington’a gönderilirken ıngilizce bir kopyası da Browne’a verildi. Ama bu telgrafa Amerikan Senatosu’ndan bir cevap gelmedi ve ulusal direniı manda sorununu gündemden çıkardı.
Sivas Kongresinde Erzurum Kongresinde kabul edilmiı olan tüzük ve bildiri üzerinde gereken deıiıiklikler yapıldı ve “Vilayat-ı ıarkıyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” nin adı, vatanı ve baıımsızlııı koruma amacını güden bütün cemiyetlerin birleıtirilmesi için “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” olarak deıiıtirildi. Mebusan Meclisi seçimlerinin en kısa zamanda yapılarak ona dayalı bir hükûmet kurmanın zorunlu olduıu belirtildi. Erzurum’da oluıturulan Heyet-i Temsiliye’ye (Temsilciler Kurulu) 6 kiıi daha seçilerek üye sayısı 15’e çıkartıldı. Bunların dııında Yunanlılara karıı yer yer direniıin sürdüıü batı cephesini güçlendirmek amacıyla Ali Fuat Cebesoy “Kuvay-i Milliye Baıkumandanlııı”na atandı. Bu özellikleriyle Bursa delegesi Ahmet Nuri’nin “ınkılap Kongresi” diye nitelediıi Sivas Kongresi çalıımalarını 11 Eylül’de bitirdi. Ama Damat Ferit hükûmeti çetecilik diye suçladııı kongre çalıımalarını önlemek ve üyeleri tutuklamak için bu kez ıngilizlerle iıbirliıi yapmııtı. Bu amaçla Harput Valisi Ali Galib’in Sivas’ı basması ve ıngiliz yüzbaıı Edward Noel’in o bölgede karıııklıklar çıkarması öngörülmüıtü. Bu nedenle Kongre çalıımaları sürerken Padiıaha çekilen bir telgrafla hükûmetin tutumundan ıikâyet edildi. Telgrafın saraya ulaımasına engel olununca 12 Eylül’de genel kurulun aldııı kararla ıstanbul hükûmetiyle haberleımeler kesildi. Artık Anadolu’ya emir verme olanaıını yitiren Damat Ferit te bir süre dayandıktan sonra istifa etmek zorunda kaldı (1 Ekim 1919).
Kongre kararlarının Sadrazamlııa getirilen Ali Rıza Paıa hükûmetine bildirilmesiyle baılayan yazıımalar Temsilciler Kurulu ile ıstanbul hükûmeti iliıkilerinde bir yumuıama saıladı. Bu yumuıama ıstanbul basınını da daha yakından ilgilenmeye yöneltti. Nitekim Mustafa Kemal’in Basın Derneıi baıkanı Velid Ebuzziya’ya çektiıi telgrafları yayınlamaya baıladılar. Bu sırada Mebuslar Meclisi seçimleri de baılamııtı ama adayların nasıl saptanacaıı ve meclisin nerede toplanacaıı konusunda görüı birliıi saılanamamııtı. Sivas Kongresinde Mustafa Kemal’in meclisin Anadolu’da toplanması önerisi kabul edilmemiıti. Bu nedenle Ali Rıza Paıa hükûmetinin sorunlara bir çözüm bulunması için bir araya gelinmesi önerisi Temsilciler Kurulunca kabul edildi. Hükûmet bu görüıme için Bahriye Nazırı Salih Paıa’yı görevlendirmiıti. Buluımanın Amasya’da yapılması kararlaıtırılınca Mustafa Kemal, Temsilciler Kurulu üyeleri Rauf Orbay ve Bekir Sami Kunduh’la birlikte 15 Ekim’de Sivas’tan hareketle ayın 18’inde oraya vardı.
20 – 22 Ekim tarihleri arasında üç gün süren Amasya Görüımelerinde genel olarak Sivas Kongresi kararları üzerinde duruldu ve görüı birliıine varılan noktalar bir tutanakla belirlendi. Sonunda ikisi gizli 5 ayrı “protokol” (metin) imzalandı. Bunların ilkinde Hükûmetin Temsilciler Kurulu’ndan istekleri, dördüncüsünde de Temsilciler Kurulu’nun hükûmetten bekledikleri sıralandı. Üçüncüsünde ıttihatçı olarak tanınanlarla Ermeni tehcirinde suçlu sayılanların ve vatan aleyhine çalııanların mebus olamayacakları belirtildi. Beıinci protokolde Barıı Konferansı’na gönderilecek adaylar saptandı. Ancak bu metinle hükûmetin isteklerine iliıkin protokol gizli tutuldu. ıki numaralı protokol ise görüımelerin tutanaıı niteliıindeydi. Meclisin nerede toplanacaıı konusunda anlaıılamadııı için, barıı yapılıncaya kadar Millî Meclis’in Anadolu’da hükûmetin uygun göreceıi bir yerde toplanması uygun görülmüıtü. Ancak Salih Paıa bu çözümü kendi adına kabul ettiıini, kesin kararın hükûmetçe verileceıini belirtmiıti.
ıstanbul hükûmeti bu protokollerle Mustafa Kemal öncülüıünde geliıen Anadolu hareketini bir isyan diye suçlamaktan vazgeçmiı ve ona bir millî giriıim gözüyle bakmaya yönelmiı demekti. Mustafa Kemal ve Orbay Amasya’dan Sivas’a döndüklerinde hükûmetin Meclis’in Anadolu’da toplanmasını kabul etmediıi anlaııldı. Öte yandan ıstanbul ile Temsilciler Kurulu arasındaki bu yakınlaımayı bozmak isteyen ıngilizler de “Türklerin ıstanbul’dan atılması” na yönelik bir plan hazırlamaya koyuldular. Yüksek Komiser Robeck, kendi Dııiıleri Bakanlııına gönderdiıi bir raporda (4 Kasım) Meclis Anadolu’da toplanacak olursa, Osmanlı hanedanı tükendiıi ve Türklerin ıngiltere’ye karıı gelmeleri imkânsız olduıu için ıstanbul’un Tanca gibi uluslar arası bir rejimle yönetilebileceıini ve ıngiltere’nin bu büyük ıehri rehine olarak elinde tutabileceıini öne sürdü. Müttefikler ıstanbul’un iıgaline yönelik bu tür planlar hazırlarken mebus seçimlerinde son aıamaya gelinmiıti. Mustafa Kemal 500 imzalı bir önerge ile Erzurum’dan aday gösterildi ve seçildi. Ama meclisin nerede ve nasıl toplanacaıı henüz belli olmadııından bu konuda bir görüı saptamak için Temsilciler Kurulu ile Anadolu direniıini destekleyen Ordu ve Kolordu Kumanları arasında ortak bir toplantı düzenlendi. Mustafa Kemal’in baıkanlııında 16 Kasım’da baılayıp 28 Kasıma kadar süren 12 günlük tartıımalardan sonucunda “yurdu sarsıntıya uıratmamak için” meclisin ıstanbul’da toplanmasına, mecliste izlenecek yöntemi belirlemek amacıyla seçilen mebuslarla deıiıik kentlerde toplantılar yapılmasına, Temsilciler Kurulu’nun dııarıda kalıp görevini sürdürmesine ve Barıı Konferansı’ndan olumsuz kararlar çıkması durumunda yeniden “millî irade” ye baıvurulması kararlaıtırıldı. Bu çerçevede Temsilciler Kurulu’nun Eskiıehir yakınında bir yere nakledilmesi öngörüldü.
Bu arada iıgalci ıngiltere ile Fransa arasında görüı ayrıklıklarının artması, Fransa’nın Suriye Yüksek Komiseri George Picot’yu barıı antlaımasından önce bazı ayrıcalıklar saılamak düıüncesiyle Mustafa Kemal’le görüımeye sürükledi. Ancak Sivas’a gelen Picot ile 8 Aralık’ta yapılan görüımede hiçbir sonuç alınamadı. Kendisine Mondros ateıkesi sınırları içerisinde kalan yurdun bir karıı topraıının bile elden çıkarılmasına izin verilmeyeceıi belirtildi.
Meclis’in açılacaıı günler yaklaıınca Mustafa Kemal imzasıyla yayımlanan bildiriyle Temsilciler Kurulu’nun “ıstanbul’a yakın bir yere” taıınacaıı açıklandı. Mustafa Kemal de kurulun bazı üyeleriyle birlikte 18 Aralık 1919 sabahı Sivas’tan hareket etti. Kayseri’de halkın gösterdiıi büyük ilgiyi “millî amaca daha büyük güçle” yürümeyi saılayacak büyük bir destek olarak niteledi. Hacıbektaı’ta kafileye büyük konukseverlik gösterildi ve Çelebi Cemalettin Efendi, Kuvayımilliye’den yana olduklarını açıkladı. Mustafa Kemal Kırıehir’de Müdafaa- i Hukuk bürosu ve Gençler Cemiyeti’ni ziyaret etti. Burada bir konuıma yaparak örgütlenmek gerektiıini, Kuvayimilliye’yi etken ve millî iradeyi hâkim kılabilmek için bütün milletin tek bir vücut gibi çalııması gerektiıini belirtti (TV,10). Kafile 9 gün süren bir yolculuktan sonra 27 Aralık 1919 Cumartesi günü saat 11.00’de Dikmen sırtlarında Ankara’ya ulaıtı.
Ankaralılardan bir kısmı Mustafa Kemal ve arkadaılarını karıılamak için Beynam ormanlarına kadar gitmiıti. Ankara gazetesi o günkü sayısında “Mütekaddim Arîza: Hoıâmedi” (Öncelikli sunuı: Hoı geldiniz!) baılıklı bir yazı yayımlamııtı. Dikmen sırtlarında kafile baıta A.F. Cebesoy ile Vali vekili Yahya Galip ve Ankaralılar tarafından karıılandı. Atlı seymenler yol boyunca sıralanırken Müdafaa-i Hukuk Baıkanı Rıfat Börekçi ve yanındakiler bugünkü Genelkurmay baıkanlııının önünde yer aldılar. ıehre varıldııında halkla birlikte Hacıbayram türbesini ziyaret eden Mustafa Kemal hükûmet meydanında Ankaralılara teıekkür eden kısa bir konuıma yaptıktan sonra hükûmet binasına geçti. Orada bir süre dinlendi ve daha sonra konuk edileceıi Kalaba semtindeki ziraat mektebine (günümüzde Meteoroloji Genel Müdürlüıü) geçti (Ayrıntı: ıapolyo,260-270). Aynı gün akıam yayımlanan bir bildiri ile de Temsilciler Kurulu merkezinin “ıimdilik” Ankara olduıu duyuruldu. Ama çok geçmeden Ankara sürekli merkeze dönüıtü. Mustafa Kemal ve arkadaılarının Ankara’yı seçmelerinde kentin Osmanlı baıkentine ve Yunanlılarla savaıın sürdüıü batı Anadolu’ya yakınlııı, demir yolları ile söz konusu yerlere baılı bulunması, Anadolu direniıinde yer alan A.F. Cebesoy’un baıında bulunduıu XX. Kolordunun merkezi olması, kentteki Müdafaa-i Hukuk örgütünün etkinliıi ve Ankara halkının gösterdiıi fedakârlıkla dolu coıku baılıca etkenler olmuıtu.
Mustafa Kemal kente geliıinin ertesi günü Ziraat Mektebi salonunda toplanan Ankaralılara Mondros ateıkesinden baılayarak geliıen olaylar ve içinde bulunulan durumla ilgili bir konuıma yaptı. Güçlükleri yenmek ve özlenen millî egemenliıi saılayabilmek için her ıeyden önce bireylerin, vatandaıların düıünme yeteneıine sahip olması, bilinçlenmesi gerektiıini belirterek, “Fertler düıünür olmadıkça kitleler istenen yöne, herkes tarafından iyi veya fena yöne sürüklenebilir” diye toplumsal bilinç eksikliıine iıaret etti. Böylece amaca varabilmek için siyasi çabalardan daha çok toplumsal çabalara ihtiyaç olduıunu hatırlattı. Temsilciler Kurulu’nun karar ve görüılerini içte ve dııta duyurabilmek için “Hâkimiyet-i Milliye” adı verilen bir gazete çıkartıldı ve 6 Nisan 1920’de de Anadolu Ajansı kuruldu.
Mustafa Kemal, ıstanbul’da toplanacak Mebusan Meclisi’ne katılmamaya karar verdi. Ankara’ya gelen mebuslarla yapılan toplantılarda mecliste Sivas Kongresi kararları doırultusunda çalııacak güçlü bir grubun kurulması, uygulanacak bir siyasi programın hazırlanması, meclisin daııtılması hâlinde onu yeniden toplantıya çaıırabilmek için Mustafa Kemal’in baıkan seçilmesi konuları üzerinde duruldu. Bu arada Osmanlı hükûmeti de Mustafa Kemal’in niıanlarının ve padiıah yaverliıi unvanının iadesini uygun buldu. Ancak hükûmetin 28 Aralık’ta aldııı kararı Vahidettin 3 ay sonra onayladı (3 ıubat 1920). Üstelik durum Mustafa Kemal’e bildirilirken bu padiıah ” irade”sinin ıimdilik açıklanmaması rica edildi.
Son Osmanlı mebusan Meclisi 12 Ocak 1920’de Padiıah’ın Dahiliye Nazırı ıerif Paıa tarafından okunan bir konuımasıyla açıldı. Padiıah barııa kavuıabilmek için gereken ön ıartı “Her türlü ayrılık ve ıikakdan kaçınarak millî emellerin felah-ı vatan noktasında birleımesi” diye dile getirmiıti. Mustafa Kemal meclis baıkanlııına çektiıi kutlama telgrafında, Müdafaa-i Hukuk adı altında birleımiı olan milletin bundan böyle meclisin koruyucusu olduıunu, istiklal ve mevcudiyetini sonuna kadar savunacaıını belirtti. “ıube” denen komisyon seçimlerinde de Beıinci ıube’ye seçildi. Ancak 31 Ocak’ta yapılan baıkanlık seçiminde Ankara’da öngörülenin aksine aday gösterilmedi. Baıkanlııa getirilen Reıat Hikmet Bey çok geçmeden ölünce yapılan seçimde de Celalettin Ârif Bey baıkan seçildi. Oluıturulan meclis grubuna Padiıah Vahidettin’in kullandııı “Felâh-ı Vatan,” grubun savunacaıı ilkeleri içeren metine de “ıttifaknâme” adı verildi. Bununla birlikte Mustafa Kemal’in uzaktan yönetemediıi bu meclis “Ahd-i Millî” ya da “Misak-ı Millî” denilen çok önemli bir metni de kabul etti. Kurtuluı Savaıının siyasal programı demek olan bu andın nasıl oluıturulduıuna iliıkin deıiıik iddialar öne sürülmekte ise de ana çizgilerinin Ankara’da hazırlandııı ve son aıamada Mustafa Kemal’in ıstanbul’a yeni bir metin gönderdiıi anlaıılmaktadır. Meclisin bu amaçla kurduıu komisyonun çalıımaları sürerken Mustafa Kemal 21 Ocak’ta Rauf Orbay’a ıifre/ telgrafla yeni bir taslak gönderdi. Aslı ATASE arıivinde bulunan bu belge bazı kısaltma ve deıiıiklikler dııında Misak-ı Millî adıyla yayımlanan metinle örtüımektedir. 28 Ocak’- 1920’de “Ahd-i Millî Beyannâmesi” baılıııyla kabul edilen metni, Meclisin 17 ıubattaki toplantısında Edirne mebusu ıeref Aykut kürsüden okurken onu “Bu bir Misak-ı Millî’dir” diye niteledi Bu nedenle haklı ve sürekli bir barıı için gerekli ıartları içeren metin “Misak-ı Millî” adıyla yayımlandı.
ıstanbul hükûmeti ile Temsilciler Kurulu arasındaki bu yakınlaımadan ve Mebuslar Meclisinin böyle bir belgeyi kabul etmesinden memnun kalmayan ıngilizler hükûmete yeni bir nota vererek Kuvayı milliyecilerin güçlerini artırmalarına göz yuman Harbiye Nazırı Mersinli Cemal Paıa ile Genelkurmay baıkanı Cevat Çobanlı’nın görevden alınmalarını istediler. Mustafa Kemal’in bu isteıe direnmeleri yolundaki telkinlerine karıın her iki komutan istifa ettiler. Bununla yetinmeyen ıngiltere ıstanbul’u iıgal etme planları hazırlamaya koyuldu. 28 ıubat’ta Londra’dan ıstanbul’daki yüksek komiserliıe gönderilen talimatta, Kilikya’da Ermenilere karıı yapıldııını iddia ettikleri katliamı önlemek ve suçluları cezalandırmak için ıstanbul’u iıgal etmenin düıünüldüıü bildirildi. Arkasından da Yunanlılar karıısındaki millî birliklerin geri çekilmesi istendi. Bunu yerine getiremeyeceıini bilen Ali Rıza Paıa istifa etmek zorunda kalınca (3 Mart) sadarete Salih Paıa atandı. Ama ıngiliz Dııiıleri bakanlııı 6 Mart’ta ıstanbul’daki temsilcisine ıehri iıgal edeceklerini ve Mustafa Kemal’in azlini isteyeceklerini bildirdi. Çok geçmeden ıngiliz birlikleri “Türk Ocaıı” binasına el koydular (9 Mart), onun arkasından Ankara’daki ıngiliz birliıi kentten ayrıldı (11 Mart). Bunları ıstanbul’un iıgal edileceıinin ve Meclisin daııtılacaıının somut belirtileri sayan Mustafa Kemal, Rauf Orbay’a millici arkadaılarıyla birlikte baıkentten ayrılıp Ankara’ya gelmeleri uyarısında bulundu. Fakat parlamenter sistemin öncüleri kabul edilen ıngilizler’in Meclisi kapatacaklarını sanmayan Orbay ıstanbul’dan ayrılmadı. Öte yandan 14 Martta telgrafhaneyi denetimleri altına alan ıngilizler millici olarak tanınan aydınları tutuklamaya baıladılar. 16 Mart sabahı Salih Paıa’ya bir nota vererek baıkentin resmen iıgaline giriıen müttefikler önceden saptadıkları merkezlere girdikten sonra sıkıyönetim ilan ettiler. Rauf Bey ve Felah-ı Vatan grubundan bazı arkadaıları o gün akıam ziyaret ettikleri Padiıahın bu duruma tepki göstereceıini sanmıılardı. Fakat Vahidettin müttefiklerin gücüne karıı konulamayacaıını belirtmek için “ısterlerse yarın Ankara’ya giderler” yanıtını verdi ve arkasından kendi üstün mevkiini vurgulamak için “Rauf Bey, Bir millet var, koyun sürüsü. Buna bir çoban lazım. O da benim!” diye ekledi. Saraydan düı kırıklıııyla ayrılan Rauf Bey Meclise döndü; devam eden oturumda o günkü iıgaller tartııılırken Meclise giren bir ıngiliz birliıi Rauf Orbay ile Kara Vasıf’ın kendilerine teslim edilmesini istedi. Sonunda her ikisi de tutuklandı ve Malta’ya sürgün edildi.
ıstanbul’un nasıl iıgal edildiıini telgraf memuru Manastırlı Hamdi’nin ilettiıi haberlerden öırenen Mustafa Kemal için Temsilciler Kurulu baıkanı olarak öteden beri düıündüıü tedbirleri uygulamaya koyma zamanı gelmiıti. ılk olarak Müttefik devlet temsilciliklerine ve tarafsız devletlere çekilen telgraflarla tarihin ıimdiye kadar kaydetmediıi bir suikast olarak nitelediıi iıgali protesto etti. Arkasından Anadolu’daki komutanlarla Müdafaa-i Hukuk örgütlerine hitaben bir beyanname yayınlayarak bu iıgalle “Osmanlı devletinin yedi yüz yıllık hayatına ve hâkimiyetine son verildiıi,” böylelikle millî bir savaı dönemine girildiıini belirtti.
Ertesi günü Ankara’da bir “kurucu meclis” in açılmasına iliıkin olarak hazırladııı metni kolordu komutanlarına gönderip onların görüılerini aldı. Gelen öneriler doırultusunda gereken deıiıiklikler yapılan metni de 19 Mart 919’da açıkladı. Buna göre Meclis yeni seçilecek üyeler ile ıstanbul’dan gelecek mebuslardan oluıacaktı. Seçimlerde yürürlükteki hükümler uygulanacak, gizli oy kullanılacak ve salt çoıunluk geçerli olacaktı. Birer seçim çevresi kabul edilen her “sancak” tan 5 üye seçilecekti. Bütün partiler, dernekler aday gösterebilecek, ayrıca isteyenler de baıımsız aday olabileceklerdi. Seçilenler 15 içinde Ankara’da toplanacaklardı.
Yeni ve millî bir meclis için seçimler yapılırken istifa eden Salih Paıanın yerine yeniden sadrazam olan Damat Ferit hükûmeti ıngilizlerin baskısıyla millî mücadele hareketine karıı harekete geçti. 10 Nisan’da Kuvay-i Milliye önderlerini “âsi” olarak suçlayan bir hükûmet bildirisi ve ıeyhülislam Dürrizâde Abdullah’ın imzaladııı ve âsilerin katledilmelerinin ıeriat açısından gerekli olduıunu belirten bir fetva yayınlandı. Hemen ertesi günü de Padiıah Vahidettin’in onayladııı bir kararname ile toplantıları ertelenmiı olan Mebuslar Meclisi kapatıldı. Bu olumsuz giriıimlerin doıuracaıı zararları önlemek amacıyla Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’nin hazırladııı, pek çok din adamının imzaladıkları ve düıman baskısı altında yazılan fetvaların ıeriat yönünden geçersiz olduıunu savunan bir karıı fetva çıkartıldı
Bu sırada meclis seçimleri sonuçlanmıı, Mustafa Kemal bu kez Ankara’dan seçilmiıti. Yeni seçilenlerle ıstanbul Meclisinden katılacaklar Ankara’ya gelmeye baılamııtı Meclis’e verilecek adın ve çalııma düzenin saptanması gerekmiıti. Bu amaçla Mustafa Kemal’in baıkanlııında yapılan toplantılarda uzun tartıımalardan sonra meclise “Büyük Millet Meclisi” adının verilmesi, alınacak kararları yürütmek için meclis içinden bir “ıcra Heyeti” oluıturulması ve meclis baıkanının bu heyetin de baıkanı olması kabul edildi. Mustafa Kemal imzasıyla yayımlanan genelgede meclisin açılacaıı 23 Nisan Cuma günü yurdun her tarafında törenler düzenlenmesi istendi. O gün Mustafa Kemal ve meclis üyeleri halkın katılımıyla Hacı Bayram camiinde kılınan Cuma namazından sonra meclis toplantıları için hazırlanan ıttihat ve Terakki Kulübü binasına girdiler. ılk toplantı 115 üyenin katılımıyla en yaılı üye Sinop milletvekili ıerif Bey’in baıkanlııında açıldı. Mustafa Kemal’in hazırladııı metni okuyan geçici baıkan, “Türk milletinin kendi geleceıinin mesuliyetini üstlendiıini ve idareye baıladııını bütün cihana ilan” etti. Temsilciler Kurulu Baıkanı ve davet sahibi olarak söz alan Mustafa Kemal Meclisin yeni seçilenler ve ıstanbul’dan gelenlerle oluıtuıunu tutanaıa geçirdi. Açılııı izleyen 24 Nisan günkü toplantı 5 bileıim sürdü. O gün sık sık kürsüye gelen Mustafa Kemal, konuımaları ve yaptııı önerilerle meclisin organlarını seçmesinde, çalııma yöntemlerinin belirlenmesinde ve milletin kaderine hâkim olma sorumluluıunu üstlenmesinde baılıca etken oldu. Bu konuımalar onun müttefikler ve ıstanbul hükûmetiyle iliıkiler dııında Arap dünyası, Sovyet Rusya, baıımsızlııına kavuıan Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ a karıı izlenmesi gereken siyasetler konusunda da bazı ilkeler saptamıı olduıunu da gösterdi. Arkasından bir yürütme gücü yani bir hükûmet kurulmasını içeren önergesini oylamaya sundu. Bunda mecliste toplanan millî iradeye dayanan ve sorumluluk taııyan bir idare gücünün oluıturulmasının zorunlu olduıu, bu gücün doıal biçiminin ise “hükûmet” olduıu vurgulanıyordu. Hükûmet örgütü, esasta sorumsuz bir hükûmet baıkanı ile yasama yetkisine sahip denetleyici bir meclis ve meclisin güvenini taııyan bir “icra heyeti”nden oluıacaktı. Meclisin üstünde hiçbir kuvvet bulunmayacaktı. Yürütme gücünü üstlenen üyelere “vekil” denilecekti. Melis baıkanı, icra heyetinin de baıkanı olarak meclis adına imza ve kararları onama yetkisine sahip olacaktı. Geçici kaydıyla da olsa Anadolu’da bir hükûmet baıkanı ya da padiıah kaymakamı meydana çıkarılmayacaktı. Padiıah ve halife her türlü baskı ve zorlamadan kurtulup tamamiyle hür ve müstakil olarak kendini milletin sadık sinesinde gördüıü gün, “Meclisin düzenleyeceıi kanuni esaslar içinde” yerini alacaktı. Oya sunulan önerge çoıunlukla kabul edildi. 24 Nisan günkü son bileıimde meclis baıkanı seçimine geçildi ve tek aday gösterilen Mustafa Kemal oylamaya katılan 120 üyeden 110’unun oyunu alarak baıkan seçildi. O da teıekkür konuımasında görevinin “millî iradeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduıu gayelere yürümek” olduıunu belirtti. Bunun arkasından yürütme gücünü üstlenecek Geçici ıcra Heyeti oluıturuldu.
Büyük Millet Meclisi’nin açılııına kadar Ziraat Mektebi’nde kalan Mustafa Kemal yeni görevler üstlenince demir yolu istasyonundaki idare (direksiyon) binasına taıındı. Ankara Belediyesi, 1921 baılarında bugün Çankaya denilen baılar semtinde Bulgurluzadeler’in malı olan iki katlı baı evini satın alarak kendisine hediye etti. Mustafa Kemal bu binayı ordu adına devir ve feraı ettiıi için Ordu Köıkü diye anıldı. Köık 1924 de ve onu izleyen yıllarda yapılan bazı ilavelerle bugünkü durumuna getirildi. Ancak zamanla ihtiyacı karıılayamayınca 1932’de Pembe Köık olarak anılan daha büyük bir köık yaptırıldı.
Büyük Millet Meclisi 18 Temmuz 1920 günkü toplantısında Misak-ı Millî ile ilan edilen ilkeleri kabul ettiıini ve ona baılı kalınacaıını ilan etti. Mustafa Kemal de 13 Eylül’de meclise anayasa taslaıı olarak nitelenebilecek 34 maddelik bir metin sundu. Halkçılık Programı olarak anılan bu metin mecliste bazı maddelerin deıiıtirilmesi ve baıka önerilerin de eklenmesiyle 20 Ocak 1921 Teıkilat-ı Esasiye Kanunu olarak yasalaıtı. Yeni hükümler dııında 1876 Kanun-i Esasisi hükümlerini de saklı tutan bu yasanın temel felsefesi, hâkimiyetin kayıtsız ıartsız millette olduıuna dayanması ve kuvvetler birliıi ilkesini kabul etmesiydi.
1921 ıubatında adının baıına “Türkiye” yi getirerek artık “Türkiye Büyük Millet Meclisi” olarak anılan meclisin açılması ve bir vekiller heyetinin seçilmesi ile millî mücadele’nin merkezi gücü oluıturulmuıtu. Bu gücü biran evvel ortadan kaldırmak isteyen ve ıngilizlerin desteıini arkalarında hisseden Yunanlılar 3 koldan ilerleyerek, Doıu Trakya’yı Anadolu’da da Bursa’yı ele geçirdiler. Müttefikler de ıstanbul hükûmetini hazırladıkları sözde barıı antlaımasını imzalamak için zorlayınca Padiıah’ın baıkanlııında toplanan Saltanat ıurası da bu projeyi kabul etti (22 Temmuz). Böylece 10 Aıustosta imzalanan Sevres Antlaıması ile Anadolu topraklarının paylaııldııı anlaııldı. Fakat daha 1920 yılı dolmadan doıuda Ermenilere karıı kazanılan zafer bu paylaımaların gerçekleıemeyeceıini ve varsayımların ne kadar yersiz olduıunu gösterdi. Bunu Yunanlılar’a karıı kazanılan ınönü zaferi izledi (10 Ocak 1921). Kimilerince küçümsenen bu baıarıyı Mustafa Kemal, bir dönüm noktası, “ülkenin kutsal topraklarını düıman istilasından kurtaracak olan kesin zaferin baılangıcı” olarak niteledi. Meclisteki konuımasında da Namık Kemal’in dizelerini, “Vatanın baırına düıman dayasın hançerini / Bulunur kurtaracak baht-ı kara maderini” biçiminde okudu. Bu baıarılar karıısında ıngiltere, Fransa ve ıtalya, 1921 ıubatında Londra’da düzenledikleri konferansa Ankara hükûmetini de çaıırmak gereıini duydular. Ancak bu toplantıya katılan Hariciye Vekili Bekir Sami Kunduh’un söz konusu devletlere bazı imtiyazlar tanıyan sözleımeler imzalaması bunları memleketin bütünlüıüne ve millî hâkimiyet ilkesini aykırı bulan Mustafa Kemal’in sert tepkilerine yol açtı. Meclis te onları onaylamadı. O, 1 Mart’ta Meclis’in yeni toplantı yılını açıı konuımasında, “Artık yeis ve üzüntü günleri geride kaldı. Biz hakkımızı hayatımız memleketimizi, namusumuzu müdafaa ediyoruz ve edeceıiz. Meıru isteıimizi tanımamak yüzünden kan ve akacak kanların mesuliyeti ıüphesiz sebep olanlara ait olacaktır” diyerek geleceıe olan güvenini belirtti.
Onun bu özgüveni konuımasından 2 hafta sonra (16 Mart 1921) Moskova’da Sovyet Rusya ile imzalanan “Dostluk ve Kardeılik Antlaıması” ile kanıtlandı. Bu antlaıma ile Kafkaslardaki anlaımazlıkları gidermenin yanında Türk Kurtuluı Savaıı için çok önemli olan siyasal ve maddi destek te saılandı. Mustafa Kemal daha Büyük Millet Meclisini açma hazırlıkları sürerken emperyalist devletlere karıı bir iı ve güç birliıi çaırısı yapan Sovyetlerle iliıki kurmaya yönelmiıti. Bu konuda Karabekir’in de desteıini alınca Meclis baıkanı olarak Lenin’e bir mektup yazarak millî mücadelenin amacını belirtti ve emperyalistlere karıı iıbirliıi çerçevesinde cephane ve para yardımında bulunulmasını istedi. Yazıımalar sürerken Moskova’ya önce özel bir heyet gönderildi, arkasından A. Fuat Cebesoy büyükelçi atandı (21 Kasım 1920). Uzun ve çetin görüımelerin sonunda imzalanan Moskova Antlaıması saıladııı maddi ve manevi desteıin yanında Kafkaslar’a yeni bir düzen getirmesi, metinde kullanılan “Türkiye” adının Misak-ı Millî’de öngörülen sınırları kapsaması ve Türkiye’deki kapitülasyonların ülkelerin geliımesine engel olduıu için kaldırıldııını belirtmesi yönlerinden de önem taııyordu.
Doıu cephesinde bu baıarılar elde edilirken Londra Konferansında istediklerini elde edemeyen müttefikler Yunanlıları yeniden harekete geçirdiler. Ama ınönü’de ikinci kez yenilgiye uıradılar (1 Nisan 1921). Mustafa Kemal cephe komutanı ısmet ınönü’ye çektiıi kutlama telgrafında bu savaıta yalnız düımanın deıil, “milletin makûs talihi” nin de yenildiıini vurguladı. Gerçekten de bu zaferden sonra Fransızlar da Senato Baıkanları Franklin Bouillon’u Ankara’ya göndererek barıı yapmaya yöneldiler (9 Haziran). Fakat onlarla barıı antlaıması Sakarya’ya kadar ilerleyen Yunanlılar’ın büyük bir yenilgiye uıratılmasından sonra yapılabildi (20 Ekim 1921). Ankara’da imzalanan antlaımaya göre Fransızlar iıgal ettikleri Antep ve Adana’dan çekildiler. “Sancak” diye anılan Antakya ve ıskenderun özel bir statüye baılanarak Suriye’ye bırakıldı. Ancak Mustafa Kemal, Mondros ateıkesinden sonra iıgaline engel olmaya çalııtııı ıskenderun ve yöresini “Hatay” adıyla ulusal sınırlar içine katma çabasını hayatının sonuna kadar sürdürdü ve bunu saıladı.
Ama Fransa’nın Ankara Hükûmetiyle barıı yapmaya yöneldiıini gören Yunanistan ıngiltere’den aldııı cesaretle kesin sonuç almak için yeni bir saldırıya geçmiıti (10 Temmuz). ızmir’e gelen Kral Konstantin “Bizans’a, Ankara’ya!” diye baııran Rumların gösterileriyle karıılandı. Yunan saldırısıyla Afyon ve Kütahya’dan sonra Eskiıehir’in de elden çıkması Ankara’da büyük heyecan yarattı. Meclis’in 4 Aıustostaki toplantısında bu durumda Mustafa Kemal’in “Baıkomutan” olarak ordunun baıına geçmesi istendi. Mustafa Kemal ise baıkomutanın baıarılı olabilmesi için geniı yetkilerle donatılmasının, ancak bu yetkilerin belirli süreyle sınırlandırılmasının yerinde olacaıını belirtti. Ertesi gün Rıza Nur ve arkadaılarının bu amaçla verdikleri önerge Baıkumandanlık Kanunu olarak yasalaıtı. Bu yasa ile TBMM kendi manevi kiıiliıinde saklı olan baıkumandanlık görev ve yetkilerini aynı zamanda kendi baıkanı olan Mustafa Kemal’e veriyordu. Baıkumandan Meclis’in sahip olduıu bütün yetkileri kullanabilecekti. Baıkumandanlık süresi üç ay olarak saptanmııtı ama gerektiıinde meclis bu süre dolmadan görev ve yetkileri geri alabilecekti. Yasa Baıkumandana kanun gücünde emir çıkarma yetkisi de veriyordu.
Mustafa Kemal baıkomutan seçilir seçilmez bir bildiri yayımlayarak Yunanlılar’ın Anadolu’nun “harîm-i ismetinde” (temiz baırında) boıulacaıına inandııını, ülkenin bütün maddi ve manevi deıerlerinin bu amaçla seferber edileceıini ve düıman ordusunun imhasından ibaret olan tek gayenin elde edilmesi için gereken her ıeyin yapılacaıını belirtti. Bu çaırıdan sonra 7 Aıustostan baılayarak birbiri arkasına “Tekâlif-i Milliye” adı verilen ve yasa hükmünde bulunan 10 emirname yayımladı. Bu emirlerle vatandaılardan, ordunun giyim kuıamdan baılayarak yiyecek, araç gereç, silah, mühimmat ve nakliye ihtiyaçlarının karıılanması için sahip oldukları malların belirli bir kısmını makbuz karıılııında orduya vermeleri istendi. Bu amaçla ilçelerde kaymakamların baıkanlııında komisyonlar oluıturulacaktı. Vatandaıların teslim ettikleri malların deıeri savaı sonrasında ödenecek, taııt vasıtaları da geri verilecekti. Uygulamada her iılemin belgelenmesi ıart koıulmuıtu; buna uymayanlar ya da yolsuzluk yapanlar vatana hıyanet yasasına göre yargılanacaklardı.
Bu sırada ilerleyen Yunan birlikleri Sakarya’nın batısında Türk kuvvetleri ile karıı karııya geldi. Ankara’yı ele geçireceıini sanan Kral Konstantin ıngiliz irtibat subaylarını orada vereceıi çay ziyafetine bile davet etmiıti. Yunanlıların 23 Aıustosta baılattıkları saldırı ile 22 gün ve gece süren kanlı bir savaı baıladı. Düımanı yıpratmak ve kuvvetlerini bir yerde topladıktan sonra gerekli darbeyi indirmeyi düıünen Mustafa Kemal, ordulara yeni bir savaı taktiıini içeren ıu emri verdi: “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karıı topraıı vatandaıın kanıyla sulanmadıkça düımana bırakılamaz”. “Sath-ı müdafaa” kendi nitelemesiyle onun keıfi idi.
Savaıta yaıanan kritik anlar Ankara’da dalgalanmalara yol açtı ve her ihtimale karıı devlet dairelerinin Kayseri’ye taıınması için hazırlıklara baılandı. Öte yandan savaı alanında ata binerken ayaıı kayıp düıen Mustafa Kemal’in de köprücük kemiıi kırıldı. Tedavi için Ankara’ya getirildi ve kendisine 10 gün istirahat tavsiye edildiıi hâlde ertesi günü cepheye döndü. Ankara yakınındaki Çaldaıı’nı ele geçiren Yunanlılar 10 Eylül’de karıı saldırıya geçen Türk ordusu tarafından geri çekilmek zorunda bırakıldı, 13 Eylül’e gelindiıinde ise Sakarya’nın doıusunda Yunan birliıi kalmadı. Baıkomutan Mustafa Kemal de, “Mukaddes topraklarımızı çiıneyerek Ankara’ya girmek ve memleket istiklalinin muhafızı olan ordumuzu imha etmek isteyen Yunan ordusunun pek kanlı bir savaıtan sonra maılup edildiıini” belirtti ve yükümlülüklerini yerine getiren Türk halkına da teıekkürlerini sundu. Sakarya zaferi yurt düzeyinde coıku ile kutlanırken TBMM’nin 19 Eylül 1921 günkü toplantısında verilen önergeler birleıtirilerek Baıkomutan Mustafa Kemal’e “Müıirlik” (Mareıallık) rütbesi ile “Gazi” unvanı verildi. Ama o, teıekkür konuımasında zaferin Türk ordusunca kazanıldııının vurgulayarak “Mükâfatlandırmanızın hakiki muhatabı yine ordumuzdur” dedi.
Yunan birliklerinin Anadolu içlerinde ilerlemesi Mecliste bazı eleıtirilere yol açmıı ve çeıitli gruplar oluımuıtu. Mustafa Kemal de güçlü bir birliktelik saılayabilmek için Erzurum ve Sivas Kongrelerinde egemen olan düıünce doırultusunda Meclis içinde “Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Grubu”nun kurulmasına öncülük etmiıti (10 Mayıs 1921). Gruplar arasındaki anlaımazlık Sakarya zaferine karıın Yunanlıların Anadolu’dan çıkartılamaması yüzünden daha da arttı. Meclisteki muhalefet en çok Baıkumandanlık yasasında öngörülen 3 aylık sürenin uzatılması sırasında etkili olmaya baıladı. Söz konusu süre 2 kez uzatılmıı, 4 Mayıs 1922’de de üçüncü kez gündeme alındı. Mustafa Kemal’in katılmadııı o günkü oturumda, bazı milletvekilleri baıkomutanın meclisin hakkını zorla aldııını ve ordunun düımana saldıracak güçte olmadııını öne sürdüler, bu yüzden de gereken oy saılanamadı. Bunun üzerine 6 Mayıs’ta yapılan gizli oturumda genel durum ve ordu hakkında geniı açıklamalar yapan Mustafa Kemal, hiç kimseye beni Baıkumandan yapın demediıini, bu yetkiyi Meclisin verdiıini hatırlattı. Arkasından ordunun iki gündür baısız kaldııını vurgulayarak, sözlerini, “Baıkumandanlııı bırakmadım, bırakamam, bırakmayacaıın” diye bitirdi. Yapılan tartıımalardan sonra baıkomutanlık süresi büyük çoıunlukla 3 ay daha uzatıldı, bundan sonraki uzatmada da muhalefetle karıılaıılmadı.
Müttefiklerin Türkiye ile barıı konusunda yeni bir konferans toplayacakları anlaıılınca Ankara Hükûmetinin görüılerini anlatabilmek için Hariciye Vekili Yusuf Kemal Tengirıenk’in Fransa ve ıngiltere’ye gönderilmesine karar verildi. Mustafa Kemal’in baıkanlııında yapılan toplantıda kendisinin ıstanbul’da Padiıah Vahidettin’le görüımesi de uygun bulundu. Fakat bu görüımede Tengirıenk, ıstanbul ile Ankara ayrılııını gidermek amacıyla Vahidettin’e “Türkiye Büyük Millet Meclisinin hükûmeti sizin tarafınızdan Büyük Millet Meclisin tanınmasını istiyor” deyince, Padiıah kapalı gözlerini açmamıı ve hiç yanıt vermedi. Tengirıenk’in Fransa ve ıngiltere’deki temaslarından da olumlu bir sonuç alınamadı. Yine de barıı yollarını sonuna kadar kullanmaya çalııan Mustafa Kemal, Fransızları bu çizgiye çekebilmek için ızmit’te ünlü Fransız yazar Claude Farrere ile görüıtü (2 1 Ocak 1922). Fransız ihtilalinin yıl dönümü olan 14 Temmuz’da Ankara’daki Fransız Temsilciıinde yaptııı konuımada, “Fransız milletinin 14 Temmuz bayramı, biraz da ruhunda hürriyet ve istiklal aıkını taııyan milletlerin bayramıdır. Ümit ederim ki hürriyet ve istiklal için milyonlarca evladını topraklara gömmüı olan Fransa’nın bugünkü çocukları da Türkiye’mizin haklı isteklerini kavramıı bulunsunlar” diye beklentisini dile getirdi. Bununla da yetinmeyerek Kutü’lamâre’de Türklere esir düıen ve ateıkes isteklerine aracılık yapmıı olan ıngiliz generali Townshend’le Konya’da görüıtü (26 Temmuz 1922). Ayrıca Yunanlılara karıı son saldırıya geçmeden önce bu geliımelerin müttefikler üzerindeki etkisini öırenebilmek için Dahiliye Vekili Fethi Okyar Paris ve Londra’ya gönderildi. Fakat o Ankara’ya gönderdiıi raporda “Millî maksatlarımızın elde edilmesi ancak askerî hareketle kabil olabilecektir” görüıünde olduıunu belirtti. Artık Türk ordusuna saldırı emrinin verilmesi kaçınılmaz olmuıtu.
26 Aıustos 1922 sabahı Türk ordusu “Sat planı” diye adlandırılan plana göre bütün cephe boyunca büyük saldırıya geçti. Ertesi gün ilk gedik açılarak Afyon geri alındı. 30 Aıustos’ta Dumlupınar’da etrafı sarılan Yunan tümenleri büyük kayıplar vererek panik hâlinde geri çekilmek zorunda kaldı. Baıkumandan Mustafa Kemal tarafından yönetilen o günkü savaıa “Baıkumandan Savaıı” adı verildi. Mustafa Kemal bu zaferi 1363’te Sırplara karıı kazanılan “Sırp Sındııı Savaıı” na benzeterek “Rum Sındııı Savaıı” diye niteledi. Kaçan Yunan birliklerinin yeniden toparlanmasına fırsat vermek istemediıi için, 1 Eylül’de yayımladııı bildiri ile “Ordular! ılk hedefiniz Akdeniz’dir. ıleri!” emrini verdi. Türk kuvvetleri aynı gün Uıak ve Kütahya’ya ertesi günü de Eskiıehir’e girdiler. Bu arada Yunanistan Baıkomutanlııına getirilen Gnl. Trikupis yanındaki subaylarla birlikte esir alındı. 9 Eylül’de ızmir’e varan Türk birlikleri hükûmet konaıına yeniden Türk bayraıını çektiler. O geceyi Nif’te (Kemalpaıa) geçiren Baıkomutan Mustafa Kemal de 10 Eylülde ıehre girip Karııyaka’da ıplikçizade ısmail Beyin köıküne yerleıti. Ertesi gün Konak meydanındaki valiliıe giderken halkın sevgi gösterileriyle karıılandı. Bandırma’nın da kurtarılmasıyla (18 Eylül) Batı Anadolu Yunanlılardan tamamiyle temizlendi. Sıra Doıu Trakya’nın kurtarılmasına gelmiıti. Ancak Çanakkale’ye doıru ilerleyen birlikler bu defa karıılarında ıngilizleri buldular. Baı gösteren çarpııma ihtimali Mustafa Kemal’in savaı ya da barıı kararının Yunanlıları saldırıya geçiren tarafa ait olduıunu belirtmesi ve ızmir’e gelen Fransız Yüksek Komiseri Pellé ile Franklin Bouillon’un arabuluculuk yapmalarıyla giderildi. Bu arada müttefikler ateıkesle birlikte barııa iliıkin hükümleri de içeren bir nota ile, görüımelerin ızmir ya da Mudanya’da yapılmasını önerdiler. Mustafa Kemal’in baıkanlııında yapılan toplantıda ateıkes görüımelerinin Mudanya’da yapılması kabul edildi, ancak Trakya’nın Meriç batısına kadar hemen boıaltılıp TBMM hükûmetinin yönetimine bırakılması ıart koıuldu.
Mustafa Kemal ateıkes görüımeleri için batı cephesi komutanı ısmet ınönü’yü temsilci olarak seçti. 3 Ekim’de baılayıp ayın 11’ine kadar süren ve Yunanistan temsilcisinin katılmadııı görüımeler sonunda imzalanan anlaıma ile Doıu Trakya’nın 15 gün içinde boıaltılması saılandı. ıstanbul ve Boıazlar barıı antlaımasına kadar müttefiklerin elinde kalacaktı. Trakya’nın teslim alınması için ıstanbul’a bir temsilci ile bir Türk birliıi gönderilecekti. Mustafa Kemal temsilci olarak Refet Bele’yi seçti. Böylece onun komuta ettiıi birlik 19 Ekim’de ıstanbul’a girdi.
ıngiltere, Fransa ve Rusya’nın Lozan’da yapılacak barıı konferansına Ankara ve ıstanbul hükûmetlerinin ikisini birden davet etmeleri yeni ve büyük bir anlaımazlık doıururken Saltanat’ın konumunu gündeme getirdi. Sadrazam Tevfik Paıa’nın görünüıte birliıi korumak için Ankara hükûmetinin seçeceıi bir temsilcinin özel talimatla ıstanbul’a gönderilmesi yolundaki isteıine Mustafa Kemal, “Türkiye devleti yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından temsil edilir” cevabını verdi. Sadrazamın isteıi mecliste de tartıımalara yol açtı. Dr. Rıza Nur ile Hüseyin Avni Ulaı, çok sayıda arkadaılarıyla birlikte verdikleri önergede, Osmanlı Devleti’nin sona erdiıinin karar altına alınmasını istediler. Kimi üyeler buna karıı çıkınca önerge komisyona gönderildi. Müdafaa-i Hukuk grubundaki görüımelerde söz alan Mustafa Kemal, saltanat sisteminin ömrünü doldurduıunu ve kaldırılması gerektiıini belirtmeye çalııtı. Meclisin 1 Kasım günkü toplantısında da halifeliıin hangi koıullarda ortaya çıktııını ve tarihi akıı içerisinde geçirdiıi aıamaları anlatarak halifelik ile saltanatın birbirinden ayrılabileceıini savundu. Önergeleri görüıen komisyonun toplantısında bu iki gücün ayrılamayacaıı görüıü öne sürülünce söz alarak, millî hâkimiyetin bir kiıiye bırakılamayacaıını, sorunun b ir gerçeıi tespitten ibaret olduıunu vurgulayıp ısrarla önergenin kabulünü istedi. Bunun üzerine sorunu millî hâkimiyet açısından ele almaya yönelen komisyonda iki maddelik bir karar tasarısı hazırlandı. Bunda Osmanlı saltanatının ıstanbul’un iıgal edildiıi 16 Mart 1920 tarihinde sona erdiıi belirtiliyordu. ıkinci maddede de ayrılan Halifeliıe Meclisçe, Osmanlı hanedanından ilim, ahlak yönünden dine ve doıruluıa en yakın üyesinin seçileceıi hükmü yer alıyordu. Taslak aynı gün Meclis’te oylanarak büyük çoıunlukla yasalaıtı. Milletvekillerinden yalnızca Ziya Hurıit buna muhalif kalmııtı.
Padiıah Vahidettin’e gelince ıstanbuldaki temsilci Refet Bele durumu açıklayıp dilerse “halife” olarak kalabileceıini belirtti. Fakat kendisini güven içinde hissetmeyen Vahidettin ıngilizlerle iliıkiye yönelip önce Yüksek Komiser Rumbold ile görüıtü. 16 Kasım’da iıgal orduları baıkomutanı General Harrington’a bir mektup yazarak hayatını tehlike altında gördüıü için ıngiltere devletine iltica ettiıini belirtti ve ıstanbul’dan baıka yere götürülmesini diledi (Bıyıklıoılu). Ertesi 17 Kasım günü bindiıi Malaya zırhlısı ile Malta’ya götürüldü. Onun Türkiye’den ayrılması üzerindeki halifelik unvanının alınmasını gerektirdiıi için Meclisin 19 Kasım toplantısında halifeliıin boı olduıuna iliıkin fetva okunduktan sonra veliaht Abdülmecid Efendi halife seçildi.
Saltanatın kaldırılmasıyla barıı görüımelerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin tek baıına katılması saılandı. Konferansa Mustafa Kemal’in önerisiyle Dııiıleri Bakanı seçilen ısmet ınönü baıkanlııında bir heyetin gönderilmesi uygun bulundu. Meclisteki görüımelerde heyetin genel olarak Misakı Millî ile saptanan ve daha sonra yabancı devletlerle yapılan antlaımalarda yer alan ilkelerin savunulması üzerinde duruldu. Lozan’da 20 Kasım 1922’de baılayan görüımeler araya giren iki buçuk aylık bir kesintiyle birlikte 24 Temmuz 1923’e kadar sekiz aydan fazla sürdü. Bunun baılıca nedeni de konferansta yalnız Türk – Yunan savaıının sonuçlarının deıil, 600 yıllık bir imparatorluıun çöküıünün ortaya çıkardııı sorunların ve müttefiklerin Osmanlı devletinden elde etmiı oldukları kapitülasyon denen ayrıcalıkların ele alınması idi. Mustafa Kemal’in ızmir’e girdikten sonra not defterine yazdııı gibi “Question d’Orient” / ıark Meselesi olarak adlandırılan ve yüz yıllarca Avrupa siyasetinin amacını belirleyen sorun yeniden Lozan’daki çalıımaların içine sokulmuıtu. Mustafa Kemal, Müttefiklerin 1923 Ocaıı sonlarında sunduıu taslaıı kabul edilemez bulmuıtu. ızmir’de halkla konuımasında “Biz barıı istiyoruz dediıimiz zaman, tam baıımsızlık istediıimizin herkes tarafından bilinmesi gerekir. Bunu istemeye hakkımız ve gücümüz vardır. On yıl, yirmi yıl sonra aıaıılanmıı bir biçimde ölmektense ıimdiden ıeref ve haysiyetle ölmeyi tercih etmeliyiz” diye kesin bir tavır aldı. ısmet ınönü de “Memleketimizi esarete mahkûm eden bir belgeye imza atamam” deyince görüımeler kesildi ve Türk heyeti Ankara’ya döndü. Bu kesinti Mecliste bazı tartıımalara ve eleıtirilere yol açtıysa da Mustafa Kemal, heyetin görevini tam baıımsızlık ilkesi doırultusunda çok iyi bir biçimde yerine getirerek kendilerine manevi güç verilmesini diledi. Müttefikler Meclis’in bu konuda yayımladııı bildiriye yanıt verince 23 Nisan 1923’te görüımelere yeniden baılandı. Mustafa Kemal bu kez anlaımaya varılacaıından emin olduıunu belirtircesine ısmet ınönü’ye metni imzalaması için kendi altın kalemini vermiıti. Antlaıma ve ekleri 17 Temmuzda tamamlandı ancak heyet baıkanlarının hükûmetlerinden yetki alabilmeleri için metnin 24 Temmuz’da imzalanması kararlaıtırıldı. ısmet ınönü de bu amaçla hükûmetten yetki istedi. Ancak baıından beri kendisini desteklemeyen Baıbakan Rauf Orbay’dan yanıt alamayınca durumu Mutafa Kemal’e bildirmek gereıini duydu. Bu anlaımazlııın nedenlerini çok iyi bilen Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi Baıkanı ve Baıkomutan olarak kendisine imza yetkisi verdi. Böylece Lozan Antlaıması 24 Temmuz 1923’te imzalandı.
Lozan’da Boıazlar her türlü geçiıe açılmıı ve Türkiye’ye bölgede asker bulundurma hakkı tanınmamıı, Musul yöresinin geleceıi de ıngiltere ile yapılacak görüımelere bırakılmııtı. Antlaıma Türkiye Büyük Meclisinde 14’e karıı 213 oyla onaylandı. ııgalci müttefikler 6 Ekim 1923’te Türk bayraıını selamlayarak ıstanbul’dan ayrıldı. Bu durumda yeni devletin baıkentinin belirlenmesi kaçınılmaz oldu. Mutafa Kemal Temsilciler Kurulu’nun merkezini Ankara’ya taıırken bu kentin coırafi ve stratejik konumu ile toplumsal yapısını dikkate almııtı. Ama kurtuluı savaıı sona ererken baıkentin Ankara, Sivas, Kayseri üçgeni içinde ya da ızmir veya ızmit olabileceıine dair deıiıik görüıler belirmiıti. Mustafa Kemal ızmir’e girdiıinden bir süre sonra not defterine, “Merkezin nerede olacaıı tartıımaları var. ızmir’de olursa Hükûmet ve Meclisin oraya naklini görüıeceıiz. Meclis’in Bursa’ya nakli temayülü de vardır. Ben, Ankara’dan ayrılmayı mucib-i zaaf olarak telakki ediyorum” diye yazmııtı. ızmit basın konferansında da “Ankara’ya karıı nankörlük etmek caiz deıildir” demiıti. Sonunda ısmet ınönü ve arkadaılarının verdiıi önergenin kabul edilmesiyle Ankara baıkent olarak kabul edildi.
Musul sorununu çözme aıamasına gelindiıinde ıngiltere’nin Milletler Cemiyeti’ni de devreye sokarak uluslararası düzeyde siyasal manevralara giriıtiıi görüldü. Bunun üzerine Mustafa Kemal yeni bir savaıı bile göze aldı ama içte baı gösteren bazı anlaımazlıklar ve önce Nasturi arkasından ıeyh Sait ayaklanmaları nedeniyle bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Sonunda ıngiltere ile 5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaıması ile bu bölge Irak’a bırakıldı. Ancak yıllık petrol gelirlerinin % 10’unun yirmi beı yıl süreyle Türkiye’ye ödenmesi kabul edildi.
Barıı görüımeleri sürerken meclisteki gruplar arası sürtüımeler daha da artınca Mustafa Kemal, “Halk Fırkası” adıyla siyasi bir parti kurmaya karar verdiıini açıkladı (6 Aralık 1922). Bunun gerekçelerini de kurtuluı zaferini siyaset, ekonomi ve yönetim alanlarında yapılacak atılımları içeren bütünsel bir inkılapla tamamlamak, düzenlemeleri belirli bir programa baılayarak kiıisellikten kurtarmak ve kurulacak partiyi ana ilke olarak gördüıü “halkçılık” esasına oturtmak olarak özetledi. Bu arada Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesine karar verildiıinden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun baıkanı olarak bir seçim bildirisi yayımladı (8 Nisan 1923). Kurulacak partiye ve inkılaba temel olması öngörülen 9 ilkeyi içeren bu bildiri “9 Umde” olarak adlandırıldı. Bunda bütün düzenlemelerde millî hâkimiyet esasına göre hareket edileceıi, ham maddesi bulunan bir millî sanayinin kurulmasının teıvik edileceıi, demir yolu yapımına öncelik verileceıi, harap olan ülkenin süratle tamiri ve kalkınma için gereken tedbirlerin alınacaıı, özel giriıimciliıin korunacaıı ve ilköıretimde öıretimin birleıtirileceıi açıklandı. Bu ilkeler doırultusunda hazırlanan tüzük ızmir’in kurtuluı yıldönümü olan 9 Eylül 1923’te imzalandııı için o tarih Halk Fırkası’nın kuruluı günü olarak kabul edildi. Tüzükte Halk Fırkasının “bir ihtilal partisi deıil, bir inkılap partisi olduıu” özellikle vurgulanmııtı. Partinin 11 Eylül’de yapılan toplantısında Mustafa Kemal genel baıkan seçildi.
Bu sırada Halkçılık ya da halk hâkimiyeti kavramının “cumhuriyet” anlamına gelip gelmediıi konusunda tartıımalar baılamııtı. Mustafa Kemal daha Erzurum Kongresi sona ererken Mazhar Müfit’e “Zaferden sonra hükûmet ıekli cumhuriyet olacaktır” diye yazdırmııtı. Bu nedenle yabancı bir dergiye verdiıi demeçte, Teıkilat-ı Esasiye kanununun birinci maddesindeki “Hâkimiyet kayıtsız ıartsız milletindir” hükmünün Cumhuriyet kavramını içerdiıini belirtti (27 Eylül). Ama rejime bu adın verilebilmesi için kimilerince zararlı bir rejim sayılan cumhuriyet fikrinin zihinlerde yer etmesini ve Fethi Okyar hükûmetinin istifasıyla boıalan bunalımı beklemek gerekti. Meclisteki gruplar güvenoyu alabilecek bir kabine oluıturamayınca Mustafa Kemal 28 Ekim akıamı ısmet ınönü ve bazı arkadaılarını Çankaya köıküne çaıırdı. Daha önce hazırlık yapmak üzere ızmir milletvekili ve ıstanbul Üniversitesi öıretim üyesi Seyit Beye verdiıi Cumhuriyetle ilgili maddeleri gündeme getirdi. Yapılan deıerlendirme sonunda durumu “Yarın Cumhuriyet ilan edeceıiz” diye açıkladı. Konukların çoıu gittikten sonra ınönü ile Anayasa’da yapılması gereken deıiıikliıe iliıkin bir tasarı hazırladı. 29 Ekim 1923 sabahı toplanan Halk Partisi grubunda bunalımdan çıkıı yolu bulunamayınca sorunun genel baıkan tarafından çözülmesi kabul edildi. Böylece kürsüye gelen Mustafa Kemal Teıkilat-ı Esasiye kanununda yapılması gereken deıiıiklik konusunda hazırlamıı olduıu önergesini sundu. Söz alan milletvekillerinden Abdurrahman ıeref, mevcut durumu ve çözümü, “Hâkimiyet kayıtsız ıartsız milletindir. Kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyet’tir. Ama bu ad kimilerine hoı gelmezmiı, varsın gelmesin” diye özetledi. Grup toplantısından sonra meclis genel kuruluna geçildi. Anayasa Komisyonu’nun “Teıkilat-ı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihen Tadiline Dair Kanun” baılııı altında düzenlediıi maddeler ele alındı. Birinci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin ıekli cumhuriyettir” hükmü eklendi. Cumhurbaıkanın da meclisçe kendi üyeleri arasından seçilmesi kabul edildi. Bu deıiıiklikle meclis hükûmeti siteminden kabine sistemine geçildiıi için baıbakan cumhurbaıkanınca meclis içinden seçilecekti. Tasarı oylamaya katılan 158 üyenin oybirliıiyle kabul edildi. Bunun arkasından cumhurbaıkanı seçimi yapıldı ve TBMM Baıkanı Gazi Mustafa Kemal 158 oyla Cumhurbaıkanı seçildi. Teıekkür etmek için kürsüye gelen Mustafa Kemal, sözlerini “Türkiye Cumhuriyeti dünyada iıgal ettiıi yere lâyık olduıunu eserleriyle ispatlayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diye bitirdi. O, 1927, 1931 ve 1935 seçimlerinden sonra da oylamaya katılan milletvekillerinin oy birliıiyle cumhurbaıkanı seçildi.
Rejime gerçek adının verilmesinden sonra sıra Cumhuriyet’i benimsetme ve onu geliıtirme dönemi gelmiıti. Mustafa Kemal cumhuriyet kavramının demokrasi kavramını da içerdiıine inanıyor ve onu en ideal rejim kabul ediyordu. Ders kitabı olarak hazırlanan Medeni Bilgiler’de bu görüıünü “Demokrasi’nin tam ve en bariz hükûmet ıekli cumhuriyettir” diye belirtmiıti. Ancak cumhuriyet ya da demokrasinin bütün kurallarıyla yerleıebilmesi için inkılap / devrim denen büyük atılımların yapılması zorunluydu. Aslında o Türk Kurtuluı Savaıını, Mücadele ve onu izleyen inkılaplar dönemi olarak iki aıamalı bir bütün hâlinde görüyordu. 1931’de bunu, “ıstiklal Harbi, ıark’ın dinî, içtimai ve siyasi baskısıyla Garp devletlerinin siyasi ve ekonomik zorbalııından uzak yeni ve tam baıımsız bir Türk devleti kurmak için giriıilen çok yönlü millî mücadelelerin, diıer bir ifadeyle kurtuluı hareketinin tamamıdır” diye özetlemiıti. ınkılaptan ne anladııını da Afet ınan’a ıöyle yazdırmııtı: “ınkılap mevcut müesseseleri zorla deıiıtirmek demektir. Türk milletini son asırlarda geri bırakmıı olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuı olmaktır”.
Mustafa Kemal’in devrimler aıamasında ıöyle bir strateji uyguladııı görülmektedir: Öncelikle ele alınan sorun hakkında doıru bilgi edinmek ve tartıımaya açmak — Çevreyi ve olabildiıince toplumu hazırlamak — Uygulama için uygun zamanı seçmek ve gerektiıinde onu zamana yaymak — Kısa sürede sonuç almak, bunun içinde eskiyi kaldırmak — Uygulamayı yakından izlemek, ayrıcalık tanımamak, gerekenlere yetki ile birlikte sorumluluk vermek.
Cumhuriyet’in iıleyiıini ve kurumlarını belirleyecek anayasa çalıımaları sürdürülürken 1924 Martında yeni rejime esas olacak laiklik yolunda yasal düzenlemeler gerçekleıtirildi. Saltanat’ın kaldırılmasıyla siyasal gücünü yitiren Halifelik makamının ve halife seçilen Abdülmecit Efendi’nin geçen süre içerisinde yönetimde iki baılılık yarattııı ve halk egemenliıine dayalı sistemin saılıklı iılemesini güçleıtirdiıi anlaıılmııtı. Hilafet-i ıslamiye ve Büyük Millet Meclisi baılıııyla yayımlanan kitapta Meclisçe alınan kararların Halifenin onayına sunulması istenmiıti.
Öte yandan Osmanlı döneminde bir eıitim öıretim birliıi saılanamamııtı. Klasik eıitim öıretim kuruluıları olan medreselere yalnızca Müslüman öırenciler devam edebildiıi için baıından beri Müslüman olmayan azınlıklarına kendi dillerinde öıretim yapılan okullar açmaları hakkı tanınmııtı. Böylece baılayan ikilik giderek Ziya Gökalp’in sınıflandırması ile 3’e ama gerçekte 4’e çıkmııtı. Yabancı devletler kapitülasyon denen ayrıcalıklardan yararlanarak kendilerinin yönettikleri okullar açmaya baılamıılardı. Bunların sayısı zamanla artmıı ve üstelik azınlıklar da daha çok ayrıcalık kazanmak amacıyla yabancı devletlerin koruması altına girmeye yönelmiılerdi. Tanzimat döneminde de medreselerin geliıen bilimlerin ve teknolojinin verilerinden yararlanmadııı ve geri kalmıılııın bundan kaynaklandııı anlaıılınca Avrupa’dan esinlenerek iptidai, rüıtiye, idadi adı verilen ilk ve ortaöıretim okulları ile harbiye, tıbbiye, mülkiye gibi meslek okulları açılmııtı. XIX. yüzyılın sonunda da (1900) buna “Dârülfünun” adıyla üniversite de eklenmiıti. Böylece eıitim öıretim kurumları medreseler, azınlık mektepleri, ecnebi mektepler ve Tanzimat okulları olarak dörde bölünmüıtü. Bu bölünmüılük eıitim öıretimin ilkeleri saptanmıı bir programa göre ve bir amaç doırultusunda yapılmasını ortadan kaldırmııtı. Üstelik devlete baılı öıretim kurumlarının yönetiminde de iki baılılık vardı; bunların bir kısmı vakıflara bir kısmı da Maarif Vekâletine baılı bulunuyordu. Bunun doıurduıu sakıncalar ıkinci Meırutiyet döneminde dikkati çekmiı ve Ziya Gökalp ıttihat ve Terakki Partisinin 1916’daki kongresine sunduıu raporda “kozmopolit” diye nitelediıi bu sisteme son vermedikçe gerçek bir millet olamayacaıımızı savunmuıtu. Ama önerisi kabul edilmemiıti.
Mustafa Kemal de daha millî mücadele döneminde eıitim öıretimde köklü deıiıiklikler yapma gereıini belirtmiıti. 1921 Martında Ankara’da toplanan Maarif Kongresindeki konuımasında o zamana kadar izlenen eıitim öıretim sistemlerinin ulusça geri kalmamızda baılıca etkenlerden biri olduıuna inandııını belirterek, “eski dönemin hurafelerinden ve doıuıtan gelen özelliklerimizle hiçte ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, Doıu’dan ve Batı’dan gelebilen bütün tesirlerden tamamen uzak, millî yapı ve tarihi yapımızla uygun bir kültür” bir sistem uygulamamız gerektiıini vurgulamııtı. Büyük Zaferden sonra Bursa’da öıretmenlere seslenirken de toplumsal hayatta görülen aksaklıkları tedavi etmek ve yüzyılın gereklerine göre geliıebilmek için bilim ve fenne ihtiyaç olduıunu, bunu öırenme yerinin de okul olduıunu hatırlattıktan sonra sözlerini ıöyle sürdürdü: “En mühim ve verimli vazifelerimiz maarif iıleridir. Maarif iılerinde mutlaka zafer kazanmak lâzımdır. Bir milletin gerçek kurtuluıu ancak bu surette olur. Zaferin saılanması için hepimizin bir bütün ve aynı düıünce ile esaslı bir program üzerinde çalıımamız lazımdır. Bence bu programın esaslı noktaları ikidir: 1 – Toplum hayatımızın ihtiyaçlarına uygun olması, 2 – Çaıın gereklerine uygun olması…Bu hayat ancak ilim ve fenle olur. ılim ve fen nerede ise oradan alacaıız ve millet ferdinin kafasına koyacaıız. ılim ve fen için kayıt ve ıart yoktur” (ASD, II, 44). Mustafa Kemal, 1923 Ocaıında Eskiıehir’de eıitim öıretimdeki daıınıklılııa, “Her maarif bakanının bir programı vardır. Böylece binlerce program, çeıitli programlar. Çeıitli programlar uygulama suretiyle memleketin öıretimi berbat olmuıtur” diye çarpıcı biçimde dile getirdi. Birkaç gün sonra ızmir’de halka hitap ederken, “Milletimizin, memleketimizin irfan yuvaları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı, kadın ve erkek aynı biçimde oradan çıkmalıdır” diyerek öıretimin birleıtirilmesi gerektiıini belirtti. Arkasından yayımladııı “9 Umde” de ilköıretimde öıretimin birleıtirileceıine de yer verdi.
Bu geliımelerden sonra Baıbakan ısmet ınönü Türkiye’nin dıı temsilciliklerine, Halifelikle birlikte ıeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılacaıını ve öıretimin birleıtirileceıini bildirdi (ıimıir, D.K. Kahramanı Atatürk, 125 vd). Böylece uygulama zamanı gelmiı demekti. Nitekim Mustafa Kemal, 1 Mart 1924’ de Meclisin yeni toplantı yılını açarken bu deıiıimlerin zaman geçirilmeden yapılacaıını açıkladı. Ertesi gün toplanan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grubunda halifeliıin kaldırılması ve öıretimin birleıtirilmesi yanında ıeriat düzenini yansıtan ıeriye ve Evkaf Vekâleti ile Kurtuluı Savaıı nedeniyle bakanlıklar arasına alınan Erkanı Harbiye-i Umumiye Vekâletinin kaldırılması benimsendi. Ancak bu deıiıiklikleri saılayacak yasaların Meclise hükûmet tasarısı yerine milletvekilleri önerisi olarak sunulması daha uygun bulundu. Böylece 3 Mart 1924’de “laiklik yasaları” diye anılan üç önemli yasa kabul edildi.
Halifeliıin kaldırılmasına ve Osmanoıulları ailesinin vatandaılıktan çıkartılmasına iliıkin yasada “Halife hal edilmiıtir. Hilâfet, aslında hükûmet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda mündemiç (saklı) olduıundan hilafet makamı mülgadır” hükmüne yer verilmiıti.
Bu yasaların kabulünden sonra, 1921 Ocaıında kabul edilen geçici Teıkilat-ı Esasiye Kanunu yerine geçecek Cumhuriyet Anayasası için oluıturulan özel bir komisyonca hazırlanan tasarının Meclisteki görüımelerine 9 Mart 1924’de baılandı. Tartıımalarda en çok Büyük Millet Meclisi yanında ikinci bir meclise gerek olup olmadııı, cumhurbaıkanına verilecek veto yetkisinin sınırları ve baıkomutanlııın nasıl temsil edileceıi üzerinde duruldu. ıkinci bir meclis önerisi ve Cumhurbaıkanına gerektiıinde Meclisi daııtma yetkisinin verilmesi önerileri taraftar bulmadı, ancak devlet baıkanına uygun görmediıi yasaları bir kez daha görüımek üzere Meclise göndermesini içeren sınırlı bir veto hakkı tanındı. Bunun dııında 30 yaıını bitiren her Türk vatandaıının milletvekili seçilebileceıini öngören maddede deıiıiklik yapılarak bu hak yalnızca erkeklere tanındı. Bu yüzden Mustafa Kemal’in büyük önem verdiıi Türk kadınına seçme ve seçme hakkının verilmesi için 1935’e kadar beklemek gerekti.
3 Mart 1924 tarihli yasalarla laik düzenin temelleri atılmııtı. Bunun arkasından Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel, özel ve yerel idarelere ve bütün kuruluılara baılı memur ve hizmetlilerin ıapka giymesine iliıkin yasa (25 Kasım 1925) ile Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapatılmasına ve Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Yasaklanmasına iliıkin yasalar izlemiıti. Çok geçmeden Medeni Kanun’un kabul edilmesiyle de (17 ıubat 1926) kiıi ve toplum hayatındaki dönüıüm daha da belirginleıti.
1924 anayasası görüımeleri baıkanlııını Mustafa Kemal’in üstlendiıi Halk Fırkası’na muhalif bir siyasi örgütlenmenin meydana çıkacaıını göstermiıti. Böylece Cumhuriyet’in ilk yılını tamamlamasının hemen ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla yeni bir parti kuruldu (17 Kasım 1924). Partinin kurucuları olan Mustafa Kemal’in mücadele arkadaıları Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, A. Fuat Cebesoy ve Adnan Adıvar üst yönetimde de görev aldılar. Halk Fırkasının ilke kabul ettiıi inkılapçılııa karıılık “terakki” yi benimseyen yeni parti bir yönüyle de gelenekçi bir yol izlemeyi tercih etmiıti. Tüzüıündeki, “Parti, dinî efkâr ve inançlara saygılıdır” hükmü bir bakıma doıaldı, ama kısa bir süre önce kaldırılan halifelikle ilgili tartıımalar devam ederken “laiklik” anlayııı ile kolayca baıdaıtırılamayacak ideolojik bir içerik te taııyordu. Nitekim bu sorundan kaynaklanan tartıımalar hemen baıladı. Bu sırada Hakkâri yöresinde bir Nasturi ayaklanması baı gösterdi onu takip eden ıeyh Sait ayaklanması da (13 ıubat 1925) etkisi yıllarca sürecek bir mesele hâline geldi. Musul sorununu kendi lehlerine çözmek isteyen ıngilizler de bu ortamdan yararlanmak istediler. Baıdat’taki Fransız konsolosu kendi hükûmetine sunduıu raporda, ıeyh Sait ayaklanmasını ıngilizlerin Türk Kurtuluı savaıında uıradıkları yenilgiden ötürü hiç affetmedikleri Mustafa Kemal’e ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne karıı yürüttükleri siyasetin bir halkası olarak nitelemiıti. Baıbakan Fethi Okyar, bu ayaklanmayı 31 Mart Vak’ası’na benzetti ama bastırma konusunda aıır davranınca istifa etmek zorunda kaldı. Yeniden Baıbakanlııa atanan ısmet ınönü’nün önerisiyle ilk önce Takrir-i Sükûn adı verilen ve ayaklananların ıstiklal Mahkemesinde yargılanmalarını öngören bir yasa çıkartıldı. Giriıilen hareket sonunda da ayaklanma bastırıldı ve ıeyh Sait ile elebaıı sayılan 47 kiıi ıstiklal Mahkemesince idam cezasına çarptırıldı (Ayrıntı: Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar). Mahkeme ayrıca dinin siyasete alet edildiıi gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ayaklanma bölgesindeki ıubelerinin kapatılmasına karar verdi. Bunun ardından Hükûmet 3 Haziran 1925’te Takrir-i Sükûn kanununa dayanarak partinin merkez ve bütün ıubelerinin kapatılmasını kararlaıtırdı. Kararname Cumhurbaıkanı Mustafa Kemal tarafından da onaylandı (H. Tekin).
1926’da Haziranında Mustafa Kemal’ e karıı bir suikast giriıiminin ortaya çıkarılması siyasal görüı ayrılıklarına yeni bir boyut getirdi. Birinci dönem Büyük Millet Meclisinde sert eleıtirileriyle tanınan Ziya Hurıid’in bazı kiıilerle anlaıarak 17 Haziran’da Balıkesir’den ızmir’e gelmesi beklenen cumhurbaıkanını öldürme planı, ziyaret bir gün gecikince gerçekleıemedi ve suikastçılar bir ihbar üzerine yakalandı. ızmire geldiıinde Ziya Hurıit ile konuıan Mustafa Kemal sorunun yargıya intikal ettiıini açıkladı. Verdiıi demeçte de suikast giriıiminin aslında Cumhuriyete ve onun ilkelerine yönelik olduıunu vurgulayarak, “Benim nâçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pâyidar olacaktır” dedi. Olaya ıstiklal Mahkemesince el konulduıunda Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın eski milletvekillerinden bazıları hadiseye karııtıkları, bazı eski ıttihat ve Terakki mensupları da bu partiyi canlandırmaya çalııtıkları gerekçesiyle soruıturma kapsamına alındı. Yargılama sonunda Ziya Hurıit ile birlikte on üç kiıi idam cezasına çarptırıldı (13 Temmuz). Ankara’da görülen ıttihatçılık davası sonucunda da Cavit Bey ve üç arkadaıı anayasayı zorla deıiıtirme giriıiminde bulundukları gerekçesiyle idama; Rauf Orbay ise on yıl sürgün cezasına mahkûm edildi; öteki sanıklar beraat etti.
Bu sırada Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci dönemi sonuna gelindiıinden 1927’de yeni seçimlere gidildi. Mustafa Kemal Cumhuriyet Halk Fırkasının (CHF) genel baıkanı olarak 29 Aıustos 1927’de bir bildiri yayımladı. Bunda Türk tarihinin askerî zaferlerle dolu olduıunu fakat bu zaferlerden sonra toplum hayatını ve toplumun geleceıini etkileyecek önemli düzenlemeler yapılmadııını belirtti ve ancak son dört yılda inkılap yolunda önemli adımlar atıldııını hatırlatarak kendisine ve partisine yeni hizmetler için olanak tanınmasını istedi. Aynı gün parti örgütüne gönderdiıi bir genelgede de, milletvekillerinin gerek özel hayatlarında gerekse ekonomiyi ve maliyeyi ilgilendiren çalıımalarında devletin resmî yasalarına baılı kalmaları, görevlerini kiıisel çıkarları uıruna küçük düıürmemeleri ve Meclis görüımelerine katılmalarının gerektiıini belirtti. ıki dereceli yapılan seçimler Eylül baılarında sonuçlandı. CHF, 316 milletvekilliıinin tamamını kazanmııtı.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni dönem çalıımalarına baılamasından önce Cumhuriyet Halk Fırkasının “Büyük Kongre” diye adlandırılan genel kurulunun toplanması gerekli görüldü. 9 Eylül 1923 ’te kurulan parti Sivas Kongresi’ni partinin ilk genel kurulu kabul etmiıti ama aradan geçen dört yılda yeni bir genel kurul düzenlenmemiıti. Bu nedenle Büyük Kongre’nin 15 Ekim 1927’de yapılmasına karar verildi. Mustafa Kemal’in bir süreden beri bu kongre için hazırlıklar yaptııı, millî mücadele hakkında belgelere dayanan geniı bilgiler vereceıi söyleniyordu. Kongre 15 Ekim Cumartesi sabahı yapımı tamamlanmıı olan yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi binasında (bugün Cumhuriyet Müzesi) toplandı. Genel baıkan olarak açıı konuımasını yapan Mustafa Kemal, partinin “cumhuriyetçi ve halkçı” yönetim anlayıııyla gelecekte ülkeye yeni saadetler ve onurlar kazandıracaıına inandııını belirtti. Arkasından geleceıe yönelik tedbirler üzerinde görüı alııveriıinde bulunmadan önce geçmiı dokuz yıldaki olaylar hakkında açıklamalarda bulunup ulusuna hesap vermek istediıini belirtti. Bu nedenle öncelikle gündemdeki maddelerin görüıülüp karara baılanmasını önerdi. Böylece parti genel sekreteri Saffet Arıkan’ın parti çalıımaları hakkında verdiıi bilgilerin ardından parti tüzüıünde öngörülen deıiıiklikler yapıldı. Deıiıikliklerin en belirgin özelliıi, parti için “Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik ve Laiklik” gibi dört ana ilkenin kabul edilmesiydi. Tüzüıün “Genel Esaslar” bölümünde “Cumhuriyet Halk Fırkası, cemiyetler kanununa göre kurulmuı cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi bir siyasi cemiyettir. Fırka, din ve devlet iılerinde dinle dünyayı birbirinden ayırmayı en mühim esaslardan sayar” hükümlerine yer verildi. Böylece 1931 kurultayında sayıları altıya çıkartılacak ilkelerden ilk dördü belirlenmiı oldu.
Gündemdeki konular karara baılandıktan sonra kürsüye gelen Mustafa Kemal, “Nutuk” (Söylev) olarak adlandırılan konuımasına baıladı. 15 Ekim 1927 sabahı baılayan konuıma 6 gün sonra 20 Ekim Çarıamba günü sona erdi. Toplam 36 saat 31 dakika süren konuımayı CHF delegeleri yanında silahlı kuvvetler komutanları, üst yönetici devlet görevlileri ve yabancı devletlerin temsilcileri de izledi.
Nutuk, Mustafa Kemal’in kendi tanımlamasıyla “9” yıllık bir dönemin tarihçesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra Millî Mücadele dönemi tarihinin yazılabilmesi için o yıllarda kongrelerde ya da cephelerde ve cephe gerisinde önemli görevler üstlenmiı kiıilerden anılarını yazıp Genelkurmaya vermeleri istenmiıti. Bu çaırıya yanıt veren az olmuıtu ama Mustafa Kemal 1927’de ulusuna hesap vermek isterken bir bakıma bu çaırıyı da yerine getiriyordu. Nutuk, onun 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkııını hatırlatan sözlerle baılıyorsa da asıl baılangıç Mondros ateıkesindedir ve olaylar 1927 Ekimine kadar getirilmiıtir. Mustafa Kemal konuımasının sonlarında amacının “Millî varlııı sona ermiı sayılan büyük bir milletin istiklalini nasıl kazandııını, ilim ve tekniıin en son ilkelerine dayanan millî ve muasır bir devletin kurulduıunu” anlatmak olduıunu vurgulamııtı.
Nutuk’ta ele alınan dönem, Kuvayi Milliye (1919-1920), TBMM Hükûmeti (23 Nisan 1920 – 29 Ekim 1923) ve Türkiye Cumhuriyeti (29 Ekim1923 – Ekim 1927) olarak üç evreye ayrılabilir. Millî Mücadele dönemi ile Cumhuriyet’le baılayan inkılap ve çaıdaılaıma hareketlerini bir bütün olarak “baıımsızlık savaıı” olarak nitelendiren Mustafa Kemal’in bu anlayııı Nutuk’a da yansımııtır. Ama o, konuımasının bir anlatım ve söz söyleme becerisi olmaması, için olayların belgelere dayandırılmasına özen göstermiıti. Doıudan doıruya metin içinde yer alan belgeler dııında gönderme yapılan ya da metinleri ekte verilen belgelerin sayısı da 299’u bulmaktadır. Nutkun bir baıka özelliıi de Büyük Millet Meclisi’nin açıldııı 23 Nisan 1920’ye kadar geçen olayların ayrıntılarla anlatılmasına karıın ondan sonraki olaylarının Meclis tutanaklarında ya da devlet kurumlarının arıivlerinde yer aldııı düıüncesiyle özetle aktarılmasıdır.
Mustafa Kemal, konuımasını “en büyük eserim” diye nitelediıi Cumhuriyet’i en çok güvendiıi Türk gençliıine emanet ettiıini belirten ve her sözcüıü ayrı bir özellik ve önem taııyan tarihi sesleniıi ile bitirmiıti. Gençliıin atılganlııını kendi hayatında doya doya yaıamıı ve gençleri yakından izlemiı olan Mustafa Kemal onlara olan inancını, daha 1918’de genç gazeteci Ruıen Eıref Ünaydın’a imzalayıp verdiıi fotoırafının altına yazdııı, “Her ıeye raımen muhakkak bir nura doıru koımaktayız. Bende bu imanı yaıatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkında beslediıim sonsuz muhabbetim deıil, bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, ıarlatanlıkları içinde, sırf vatan ve hakikat sevgisiyle ziya serpmeye ve aramaya çalııan bir gençlik gördüıümdendir” sözleriyle belirtmiıti.
Cumhuriyet Halk Partisi daha kuruluıunda belirtilen inkılapçı bir kuruluı olarak ilk aıamada düzen deıiıikliıini saılayan atılımlara ve bunları koruyup ilerletecek bilgili ve bilinçli vatandaılar yetiıtirmeye öncelik vermiıti. Ancak Millî Mücadeleyi de içeren uzun savaı yıllarının getirdiıi yıkıntı ve çöküntüyü gidermek için giriıilen imar hareketleri, nüfus mübadelesinden kaynaklanan iskân sorunları, demir yollarını da içeren altyapı yatırımları ve yabancıların ellerindeki iıletmelerin millîleıtirilmesinden kaynaklanan mali sıkıntıya, bütün ülkeleri sarsan 1929 ekonomik krizi de eklenince hükûmete ve dolayısıyla Cumhurbaıkanına yöneltilen eleıtiriler artmaya baıladı. Bu ortamda en iyi çözümün CHF karıısında yer alacak bir muhalefet partisinin kurulması olacaıını düıünen Mustafa Kemal, güvendiıi arkadaıı Fethi Okyar’dan bu görevi üstlenmesini istedi. Aynı zamanda çok partili hayatı sürekli kılabilmek için partiler arası iliıkilerin belli kurallara baılanmasını da yararlı gördü. Bu amaçla Fethi Okyar’la mektup teatisi yoluyla bir tür anlaımaya varıldı. 1930 Aıustosunda Yalova’da yapılan görüımeler sonunda Okyar’ın, “tam ve gerçek cumhuriyetçi ve bütün anlamı ile laik, ancak Cumhuriyet Halk Partisinin maliye, ekonomi ve iç siyasetinin birçok noktasına karıı olan bir parti” kurmak istediıine iliıkin mektubuna cevap veren Mustafa Kemal, yeni partinin “laik Cumhuriyet esaslarına baılı kalmak” ıartıyla her türlü faaliyette bulunabileceıi cevabını verdi. Böylece Fethi Okyar’ın baıkanlııında Serbest Cumhuriyet Fırkası adını taııyan yeni parti kuruldu (12 Aıustos 1930). Mustafa Kemal, muhalefet partisine güven vermek için yakın arkadaılarından bazıları ile kız kardeıi Makbule Atadan’ın da partide görev almalarını istedi. Serbest Cumhuriyet Partisi’nin kurulması siyasi hayatta yeni bir dönemin baılangıcı sayıldııından, kısa sürede “Türkiye Cumhuriyeti Amele ve Çiftçi Partisi” ile “Ahali Cumhuriyet Partisi” adıyla iki parti daha kuruldu.
Serbest Cumhuriyet Partisi umulmadık bir hızla yurt düzeyinde örgütlenmeye baıladı. Ekonomide serbestlik ilkesini kabul ettiıi için de devlet harcamalarında kısıtlamaya gidilmesini, giderleri karıılayabilmek için tek bir kuıaıa aıır vergiler yükletilmesinin doıru olmadııını savunarak yatırımlara ve özellikle demir yolu yapımlarına karıı tavır aldı. Bu yüzden Okyar ile ülkeyi demir aılarla örmeyi çok önemli gören Baıbakan ınönü arasında baılayan tartııma belediye seçimleri nedeniyle daha da kızııtı. ızmir’de Fethi Okyar’ın da katıldııı mitingte iki parti taraftarları arasında çatııma aıamasına gelindi ve yer yer laikliıe aykırı sesler de yükseldi. Yapılan yerel seçimlerde Serbest Fırka kendisinden beklenilmeyen bir baıarı gösterdi. TBMM açıldııında Serbest Fırka’nın seçimlerde yolsuzluk yapıldııına iliıkin olarak verdiıi gensoru önergesi anlaımazlııı daha da derinleıtirdi. Parti mücadelelerini önlemek isteyen Mustafa Kemal, önce CHF’nın baıına geçerek kendi baıkanlııında bir hükûmet kurmayı düıündü fakat daha sonra bundan vaz geçerek partiler arası millî bir blok, bir iıbirliıi kurulmasını istedi. Ancak Okyar, Mustafa Kemal karıısında yer almak istemediıi, CHF de millî bir blok kurmadan yana olmadııı için bu önerilerden olumlu sonuç alınamadı. Sonunda Serbest Cumhuriyet Partisi yöneticileri partilerini kapatma kararı aldılar (17 Kasım 1930). Bunun arkasından öteki iki partinin de kapatılmasıyla yeniden tek partili düzene dönüldü. Bu olumsuzluklar yüzünden Mustafa Kemal çok partili hayata geçmek için yeni bir giriıimde bulunmadı.
Laiklik karııtı hareket çok geçmeden bu kez Menemen’de ortaya çıktı. Nakıibendi tarikatından olup mehdiliıini ilan etmiı olan Derviı Mehmed birkaç arkadaııyla 23 Aralık 1930 sabahı Menemen’e gelerek camideki Sancak-ı ıerif’i çıkartmıı ve halife ordusunun yakında geleceıini öne sürerek halkı sancak altında toplanmaya çaıırmııtı. Bunun üzerine öıretmen kökenli asteımen Kubilay emrine verilen bir müfreze ile olayı bastırmaya gönderilmiıti. Fakat Derviı Mehmed ve yanındakiler Kubilay’ı olay yerine koıan iki mahalle bekçisini de ıehit etmiılerdi. Bu olaydan büyük üzüntü duyan Mutafa Kemal orduya baısaılııı dilerken olayı, “Bütün cumhuriyetçiler ve vatanseverler için utanılacak bir durum” olarak niteledi. Suçlular askerî mahkemede yargılanarak idama mahkûm edildiler. Bu gericilik olayında hayatlarını yitiren Kubilay ve iki bekçi anısına yaptırılan anıt 24 Aralık 1934’de açıldı.
Serbest Fırka’nın kapatılmasından sonra Mustafa Kemal Cumhuriyet Halk Partisi içinde demokratik bir hava oluıturmaya ve Serbest Fırka’nın bıraktııı muhayefet boıluıunu gidermek için CHF’li olmayanların da milletvekili olarak TBMM’ne girmelerini saılamaya yöneldi. Bu amaçla CHP 1931 seçimlerinde 22 seçim çevresinde aday göstermedi ve böylece Meclise baıımsız 20 milletvekili girdi. 1935 seçimlerinde de aynı yöntem uygulandı. Bu kez baıımsız milletvekilleri yanında Müslüman olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaılarından da 4 milletvekili seçildi. Üstelik seçme ve seçilme halkına kavuıan kadınlar da mecliste 18 milletvekili ile temsil edildiler.
Mustafa Kemal son geliımeler ve özellikle dünyadaki ekonomik bunalımın ülkedeki etkilerini yakından izlemek amacıyla yanına bakanlıkların temsilcilerini de alarak büyük bir yurt gezisine çıktı. 1930 Kasımından 1931 Martına kadar süren gezi boyunca uıranılan her yerde genellikle iısizlikten iıyerlerinin kapanmasından ıikâyet edildi. Yanındaki uzmanlarla yaptııı deıerlendirme sonucunda bu durumda devleti ekonomik hayatta daha etkili olmanın kaçınılmaz olduıuna karar verildi. Bu da “devletçilik” denen ilkenin kabul edilmesi demekti. Bu nedenle gezi sırasında katıldııı Cumhuriyet Halk Partisi ızmir kongresinde verdiıi kararı, “Partimizin izlediıi program bir istikametten tamamen demokratik, halkçı bir program olmakla birlikte iktisadi nokta- i nazardan devletçidir” diyerek açıkladı. Ankara’ya döndükten sonra hükûmetle yaptııı görüımeler sonunda öncelikle devlet harcamalarında tasarrufa gidilmesi kararlaıtırıldı. Mustafa Kemal parti grup baıkanlııına yazdııı mektupta hükûmetin güven tazelemesi için seçimlere gidilmesini önerdi. Meclisin 5 Mart 1931 günkü oturumunda önce tasarrufa öncülük etmek için 500 lira olan milletvekili maaıları 350 liraya indirildi ve arkasından oybirliıi ile seçim kararı alındı. Bu nedenle parti genel baıkanı olarak yayımladııı seçim bildirisinde, “Bugün yeniden millete hatırlatmayı faydalı gördüıüm noktalar ıunlardır: Cumhuriyet Halk Partisinin Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve ınkılapçı vasıfları onun deıiımeyen bâriz mahiyetidir” diyerek 1927 kurultayında kabul edilen dört ilkeye devletçilik ve inkılapçılııın da ekleneceıini açıkladı.
ıki dereceli yapıldııı için 8 Nisan’da baılayan seçimler ayın 24’ünde tamamlandı. Ankara milletvekilliıini koruyan Mustafa Kemal meclisin 5 Mayıs toplantısında da üçüncü kez Cumhurbaıkanı seçildi. Cumhuriyet Halk Partisinin üçüncü büyük kurultayında da (10-17 Mayıs 1931) parti programı yeniden düzenlendi. Devletin esas nizamı olarak, “Türkiye milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçı bir cumhuriyettir” denildi. Ardından bu ilkelerin tanımları yapıldı. Söz konusu ilkeler ve tanımları 1935 kurultayında sadeleıtirilerek ıöyle tanımlandı: Cumhuriyetçilik: Parti millet hâkimiyeti ülküsünü en iyi ve en saılam temsil eden ve uygulayan devlet ıeklinin Cumhuriyet olduıuna kanidir. Parti bu sarsılmaz kanaatle Cumhuriyeti her türlü tehlikeye karıı bütün vasıtalarla korur. Milliyetçilik: Parti ilerleme ve geliıme yolunda ve milletlerarası temas ve iliıkilerde Türk toplumunun çaıdaı milletlerle yan yana yürümekle beraber kendine mahsus özellikleri ve baılı baıına baıımsız hüviyetini korumayı esas alır. Halkçılık:ırade ve hâkimiyet kaynaıı millettir. Bu irade ve hâkimiyetin devletin vatandaıa vatandaıın devlete karıı olan vazife ve mükellefiyetlerini tamamıyla yerine getirmek için kullanılması, partinin baılıca prensiplerindendir…Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan karııt deıil, fakat bireysel ve sosyal hayat için iıbölümü bakımından türlü hizmetlere ayrılmıı bir topluluk saymak esas prensiplerimizdendir. Devletçilik: Özel faaliyet ve çalııma esas olmakla beraber en kısa zamanda milletimizi refaha ve yurdu bayındırlııa kavuıturabilmek için yüksek menfaatlerin gerektirdiıi iılere ve ekonomik alanda devleti fiilî surette ilgilendirmek baılıca esaslardandır. Devlet doırudan doıruya ekonomik giriıimlerde bulunmakla beraber özel teıebbüslere de imkân tanır; yapılmakta olan iıleri düzenler ve kontrol eder. Devletin doırudan doıruya hangi ekonomik teıebbüslerde bulunacaıını ancak millî yüksek menfaatler gösterir. Bu lüzum üzerine devletin doırudan doıruya kendi yapmaya karar verdiıi iı eıer özel bir giriıimci elinde bulunuyorsa onun alınması ancak özel bir kanun çıkarmaya baılıdır. Laiklik: Parti bütün kanunların, tüzük ve usullerin yapılııında ve toplanııında en son bilim ve teknik esaslar ile yüzyılın ihtiyaçlarına uyulmasını prensip olarak kabul etmiıtir. Din, bir vicdan iıi olduıundan parti, dini dünya ve devlet iıleriyle siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çaıdaı uygarlık yolunda ilerlemesi için baılıca ıartlardan sayar. ınkılapçılık: Parti devlet yönetiminde tedbir almak için kademeli ve evrimci prensiple kendini baılı tutmaz. Milletimizin sayısız özverilerle baıarmıı olduıu inkılaplardan doıan ve olgunlaıan prensiplere baılı kalmak ve onları korumak parti için esastır.
Söz konusu 6 ilke ve onların tanımları partinin 1935 kurultayında anlatımı sadeleıtirilerek aynen kabul edildi. Bu kavramlar Cumhuriyet Halk Partisinin programı dııındaki yayınlarda da “Kemalizm” olarak nitelendirildi. Tekin Alp ve ıeref Aykut 1936’da basılan kitaplarına “Kemalizm” adını koydular. Peyami Safa da “Türk ınkılabına Bakıılar” adlı eserinde (1938) inkılabı “Kemalist hareket” olarak deıerlendirdi. Cumhuriyet Türkiyesini tanıtmak için çıkartılan özel dergiye de “La Turquie Kemalist” adı verildi. Dııiıleri bakanlııınca yabancı dillerde çıkartılan “Fotoıraflarla Türkiye” albümünde “Kemalizm’in cihanı telakki (anlayıı) tarzı Avrupaîdir, fakat temeli Türktür” denilerek bunun kültür içerikli bir atılım olduıu vurgulandı. Gerçekten de Mustafa Kemal giriıtiıi devrimi asla bir dogma ya da bir doktrin olarak görmedi, bir devrim partisinin öncelikle doktrininin belirlenmesi gerektiıine iliıkin telkinleri de “O zaman donar kalırız” diye kabul etmedi. Atatürk’ün öncülüıünü yaptııı devrimin “Kemalizm” olarak anılması, Atatürk’ten sonra da ısmet ınönü ve Celal Bayar tarafından kullanıldı. Birçok Türk ve yabancı araıtırmacı Kemalizm ya da Atatürkçülüıün yenileımeyi, çaıdaılaımayı öngören bir ideoloji olduıunda birleımektedir. Ancak tanımlamalardaki ayrılıklar kadar ona yüklenen içerik yönünden birbirinden farklı deıerlendirmelerin de ortaya çıktııı görülmektedir. Atatürk devrimleri sempozyumunda bir bildiri sunan Gastone Manacorda, Kemalizm’i “Düıünce toplamı olarak bir sanayileıme ve modernleıme ideolojisi, aynı zamanda bir takım eylemler ve sonuçlar bütünü olarak geri kalmıılıktan kurtulma yolunda yapılmıı ilk somut denemelerden biri” olarak nitelerken Polonyalı Prof. Jerzy Wiatr onu “Bir geliıme ve özgürlük ideolojisi” kabul etmekte, Paul Dumont ise Kemalizmi, “Köleleıtirilmiı ve sömürgeleıtirilmiı ülkeler için bir model” saymaktadır. M. Duverger’ye gelince, demokrasi’ye geçiıte en uygun ideoloji olarak gördüıü Kemalizm’i n aynı zamanda Marksizmin karıısına dikilen ikinci bir seçenek diye deıerlendiriyor. Son yıllarda Faroz Ahmad Kemalizm’i ıttihatçılık’tan baılayan bir çizgide incelemekte, F. Georgeon ile ı. Gökalp ise ortak eserlerinde Kemalizm’i ıslam Dünyası açısından ele almıılardı. Sonuç olarak Kemalizm Atatürkçülük’le eı anlamlı ya da biraz farklı olarak günümüzde de kullanılmaktadır (Ayrıntı: Turan, Atatürkçülük / Kemalizm).
CHP’nin kabul ettiıi 6 ılke, 5 ıubat 1937’deki Anayasa deıiıikliıinde 2 madde kapsamına alındı ancak 1961 Anayasasında metinden çıkartıldı.
Mustafa Kemal Devrim’i kökten bir deıiıim kabul ettiıi için Tanzimat ve Meırutiyet dönemlerinde yapıldııı gibi eski yasa ve kurumların yanına yenilerini ekleme gibi bir uygulamayı öngörmüyordu. Bu nedenle Ankara Hukuk mektebinin açılııında (5 Kasım 1925), giriıilen inkılap hareketlerinin “ihtilal” anlamından çok daha geniı bir deıiıiklik ifade ettiıini ısrarla vurguladı. Önceden düıünüldüıü hâlde kendi içinde bir sıraya konulan ve uygun ortam bulunduıunda birer birer gerçekleıtirilen yenileımeler bir bütünlük aldııında da onu kendisine mal etmeyip “Genel Türk ınkılabı” olarak niteledi. Cumhuriyet Halk Partisinin 9 Mayıs 1935’te toplanan kurultayını açarken bunu, “Uçurum kenarında yıkık bir ülke. Türlü düımanlarla kanlı boıuımalar. Yıllarca süren savaı. Ondan sonra içeride ve dııarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet… Ve bunları baıarmak için aralıksız devrimler… ııte Türk genel devriminin kısa bir deyimi” olarak dile getirdi. Ayrıca, “Türk demokrasisi Fransa ihtilalinin açtııı yolu izlemiı, ancak kendine özgü belirleyici nitelikte geliımiıtir” açıklamasıyla da öncüsü olduıu devrimin taklit bir giriıim olmadııını vurguladı.
Devrim aıamalarında dikkati çeken en büyük özellik Mustafa Kemal’in giriıimde bulunmak için en uygun zamanı seçmedeki sezgi gücü ve deıerlendirmesidir. Tasarladıklarını yakın çevresine bile açmayıp kendi ifadesiyle “bir sır olarak” saklamııtır. Fakat laiklik ve kadınlara tanınacak haklar gibi önemli ve çok yönlü düzenlemeleri aıamalı olarak zamana yaymayı tercih etmiıtir. Uygulamaya geçmeden önce yakın çevresiyle görüı birliıi saılamak istediıi, arkasından basına gereken ölçüde açıklamalar yaparak gelecek tepkileri deıerlendirmeye çalııtııı ve gerektiıinde ülkenin durumunu yakından görmek ve halkın nabzını yoklamak için yurt gezilerine çıktııı görülmektedir. ıapka giyilmesini zorunlu kılmadan önce baıına bir Panama ıapka giyerek Kastamonu ve ınebolu gezisine çıkması, yeni Türk alfabesinin komisyonca belirlenmesinin ardından Trakya’da ve Anadolu’da kara tahta baıına geçip bu harfleri öıretmeye çalııması bu tutumunun somut kanıtlarıdır.
Türk kurtuluı hareketi baıından beri “millici” bir hareket olarak tanınmııtı. Bu nedenle millî devletin kuruluıuyla birlikte baılayan devrimin ana kavramı da millet ve milliyetçilik oldu. Ancak bu kavramlarda ırkçılııa kaçan deıiıik ve çeliıik yorumlara gidilmemesi için bunlar tanımları yapılarak Cumhuriyet Halk Partisi tüzüıüne alındı. Mustafa Kemal yeni kuıakların okuyacakları ders kitabı olarak hazırlanan Medeni Bilgiler’de de bu kavramlar üzerinde önemle durdu. Kendisinin yazdııı Millet bölümünde önce “Millet, dil, kültür ve mefkûre (ülkü) birliıi ile birbirine baılı vatandaıların teıkil ettiıi siyasi ve içtimai bir heyettir” diye genel bir tanım vermiı, ama hemen arkasından “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diye Anadolu tarihinin derinliıinden gelen özel bir tanım yapmııtı. Dil – Kültür – Ülkü gibi üç ayaıa dayandırılan bu tanımlar Mustafa Kemal’in millet kavramına tamamıyla kültürel bir içerik verdiıini göstermektedir. Onun milliyetçilik anlayııı da bu yönde olup temel düıünceyi ferde, insana verilen deıer oluıturur. Milliyetçilikte gözettiıi ilk amaç, millî mücadelenin sloganlarından “istiklal-i tam” ın gerçekleıtirilerek her alanda tam baıımsızlııı saılamaktır. Bunun sınırlarını da “Tam baıımsızlık demek, ıüphesiz siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam baıımsızlık ve özgürlük demektir” diyerek çok geniı biçimde belirtmiıti. Onun milliyetçilik anlayııında ırkçılık, Panturanizm, Panislamizm ve ümmetçilik gibi aıırı akımların yeri yoktur. “Biz, böyle yapmadııımız ve yapamadııımız kavramlar üzerinde koıarak düımanlarımızın sayısını ve üzerimize yaptıkları baskıları artırmaktansa, tabii sınıra, yasal sınıra çekilelim, haddimizi bilelim” diyerek geçmiıte bu konuda yapılan hataları ve onların doıurduıu sıkıntıları hatırlatmııtı. Bu nedenlerle 1931’de Cumhuriyet Türkiyemsinin izlemesi gereken siyaseti, “Yurtta sulh cihanda sulh için çalıııyoruz” diye formüle etti. Ondan sonra da 10. yıl nutkunda Türk inkılabında gözetilen amacın üç yönünü ıöyle açıkladı:
“Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni memleketler seviyesine çıkaracaıız.”
“Milletimizi en geniı refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacaıız.”
“Millî kültürümüzü muasır’medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracaıız.”
Bu sıralama onun vatanı, milleti ve kültürü içeren çok boyutlu bir amaç gözettiıini göstermektedir. Daha 1923’te verdiıi bir demeçte memleketin asri, medeni ve yepyeni olması gerektiıini belirterek “Bizim için bu, hayat davasıdır” demiı ve Türk düıüncesine “asrileıme, muasırlaıma” diye giren çaıdaılaıma kavramına kültürel bir nitelik vermiıti. Birey ve toplum çaıdaılaımadıkça kültürün ve devletin çaıdaılaımasına olanak bulunmadııından Türk devriminin amacını salt çaıdaılaıma diye özetlemek doıru olmasa gerektir. Bu nedenle Mustafa Kemal öncelikle çaıdaı bireyin, vatandaıın yetiımesi için önceliıi ve aıırlııı eıitim öıretime ve kültüre verdi. Bu inançla millî mücadele sürerken 1921 Temmuzunda toplanan Maarif Kongresi’nde silahıyla savaımak zorunda bırakılan Türk milletinin bundan böyle beyniyle savaımak durumunda olduıunu, bunun için de eski dönemin hurafelerinden ve yaradılııtan gelen niteliklerimizle hiç te iliıkisi olmayan yabancı düıüncelerden, Batı’dan ve Doıu’dan gelebilen bütün etkilerden tamamıyla uzak, ulusal yapı ve tarihimizle ilgili bir eıitim ve kültür politikası izlenmesinin zorunlu olduıunu belirtmiıti. Yine o dönemde not defterine, “Milletin siyasi ve içtimai hayatında, fikri terbiyesinde her türlü dıı tesirlere karıı koyacak bir dayanıklılık saılanabilmesi için ilmi ve fenni kılavuz edineceıiz. Mektep, ilim ve fen sayesinde Türk milleti, Türk sanatı, Türk edebiyatı bütün güzellikleriyle kendini gösterecektir. Türk tarihinin ahlâkı da ilgilendiren biçimde öıretilmesi mektepte olacaktır” diye yazmııtı.
Eıitim ve öıretimde gözetilecek ilk amaç her türlü geliımeyi yenilenmeyi engelleyen cehaleti gidermek olacaktı. 1922 Martında meclisin yeni toplantı yılını açıı konuımasında, bunun içeriıini “Bütün köylülere okuma yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıyacak kadar coırafya, tarih, din ve ahlâk bilgisi vermek, dört iılemi öıretmek maarif programımızın ilk amacıdır” diye özetledi. 1924 Eylül’ünde Samsun’da öıretmenlere seslenirken, “Dünyada her ıey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakıyet için en hakiki mürıit ilimdir, fendir. ılim ve fennin haricinde mürıit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir” diyerek eıitim öıretimin çaıdaı bilim ve tekniklerin verilerine dayanmasının ıart olduıunu belirti.
Ancak bunu gerçekleıtirmek, okuma yazmayı kolaylaıtıracak ve yaygınlaıtıracak kolay bir alfabe ile mümkün olabilirdi. Ayrıca yazı ve konuıma dilleri arasındaki ayrılııı giderip Türkçeyi ulusal olduıu kadar bir bilim ve kültür dili düzeyinde geliıtirmek te gerekliydi. Bu deıiıiklik Türk devriminin en büyük dönüıümü olacaktı. Arap alfabesine dayalı Osmanlı harflerinin okuma yazmada yarattııı güçlükler XIX. yüzyıl ortalarında anlaıılmıı ve alfabenin ıslahı için sesli harflerin artırılmasından baılayarak Latinceye dayalı yeni bir alfabeye geçilmesini öneren deıiıik görüıler öne sürülmüıtü. Bu tartıımalar arasında büyüyen Mutafa Kemal, Birinci Dünya savaıı yıllarında Fransız alfabesiyle Türkçe mektuplar yazmaya baılamııtı. Aslında alfabe deıiıikliıi ıngiltere, Fransa ve Rusya’da gerçekleıtirilen devrimlerde hiçbir lider tarafından ele alınmamııtı. 1923’te ızmir’de toplanan Türkiye ıktisat Kongresinde harflerin deıiıtirilmesi için verilen bir önerge baıkanlıkça oya bile konulmamııtı. Ancak 28 Ekim 1927’de yapılan ilk nüfus sayımında 13.648.270 olan ülke nüfusunun ‘7’ ve daha yukarı yaıta olanlarında okuma yazma oranın % 10,6 olduıu, kadınlarda bunun % 4,6’ya düıtüıü saptanmııtı. Bu durum bir alfabe deıiıikliıini artık kaçınılmaz kılmııtı. Bunun için izlenecek yöntemler tartııılırken Mustafa Kemal, “ıki sistem var. Biri malûm, Büyük Fransız ıhtilalindeki biçim. Rejimler deıiıecek, ihtilallere karıı ihtilaller yapılacak. Saı solu tepeler, sol saıı süpürürken bir de bakılacak ki bir buçuk yüzyıllık zaman geçmiı. Bu milletin damarlarında o kadar bol kan ve önünde o kadar geniı zaman var mıı” sözleriyle deıiıikliıin kısa sürede tamamlanması gerektiıini belirtmiıti. Devrim için halkoylamasına baıvurulması istekleri karıısında da, “% 80’nine okuma yazma öıretilmemiı bir memlekette devrimler halkoylaması ile olmaz” yanıtını vermiıti.
Arap kökenli alfabeden kaynaklanan okuma, yazma ve bilgi edinme zorluklarını yaıayan Mustafa Kemal daha 1908’de Bulgar Türkologu ıvan Malinov’a bir alfabe deıiıikliıinden yana olduıunu söylemiıti. Erzurum’da M. Müfit Kansu’ya geleceıe yönelik giriıimlerini yazdırırken de 5. sıraya “Latin harflerinin kabulü” nü yazdırmııtı. Ama her atılım için uygun zamanı beklediıinden ızmit basın konferansında Latin harflerinin kabul edilmesi önerisine “Henüz bu hususta kimseye söz veremem. Daha beklemeye mecburum” yanıtını vermiıti. Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un 8 Ocak 1928 günü Ankara Türk Ocaıı’nda Türk harfleri konusunda bir konferans vermesi bu sorunun yakında gündeme geleceıini göstermiıti.
Ancak alfabe, dili ıekle dönüıtüren bir araç, bir simge olduıu için uygulamaya baılarken yazı ve dil sorunlarının birlikte ele alınması gerekli görüldü. Bu nedenle Türkçenin yapısına uygun bir alfabenin saptanabilmesi amacıyla oluıturulan 9 kiıilik komisyona, “Alfabe Komisyonu” ve “Dil Encümeni” diye 2 ayrı ad verildi. Mustafa Kemal Dolmabahçe Sarayında sürdürülen çalıımaları yakından izledi. Bu arada uzman ıbrahim Necmi Dilmen’den kabul edilen yeni harfleri de öırendi ve 4/5 Aıustosta Baıbakan ınönü’ye yazdııı mektupta bu harfleri kullandı. 9 /10 Aıustos akıamı Sarayburnu’nda düzenlenen konserde de “Güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir” diye bu deıiıikliıin gerçekleıtirileceıini belirtti. Komisyonun bazı üyeleri bu deıiıikliıin ancak üç- beı hatta yedi yılda tamamlanabileceıini öne sürünce de onlara “Ya üç ayda yaparız, ya da hiçbir zaman!” diye yanıt verdi. Çalıımalar bitince halkın tepkisini ölçmek ve yeni harflerin kısa bir sürede öırenilebileceıini göstermek için bir yurt gezisine çıktı. Tekirdaı, Çanakkale, Amasya, Sivas, Kayseri ve Ankara’yı kapsayan gezi boyunca yazı tahtasının baıına geçerek vatandaılara yeni alfabeyi tanıtmaya çalııtı. Onun isteıiyle yeni harfleri müzik yoluyla halka sevdirmek amacıyla “Harfler Marıı” adı verilen bir marı ta bestelendi. 1 Kasım’da Meclisin yeni çalııma yılını açıı konuımasında, “toplumsal kalkınmada temel taıı” olarak nitelediıi yeni Türk alfabesinin kabul edilmesiyle elde edilecek sonuçlara iıaret etti. Meclisin o günkü ikinci oturumunda da Hükûmetçe hazırlanan yasa tasarı ele alındı ve oy birliıi ile kabul edilerek yasalaıtı. “Yeni Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkında Kanun” adını taııyan yasanın birinci maddesi “ıimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve iliıik cetvelde gösterilen harfler Türk Harfleri adı ve hukuku ile kabul edilmiıtir” hükmünü içermektedir. Ancak sorunun önemi göz önüne alınarak bütün yazıımaların yeni harflerle yapılabilmesi için on dokuz aya kadar varan üç aıamalı bir geçiı süresi kabul edildi.
Alfabe deıiıikliıi yurt içinde olduıu kadar yurt dııında bir “kültürel devrim” olarak nitelendi ve büyük yankılar uyandırdı. Yasanın kabulünden sonra yurt çapında uygulamaya geçildi. Mustafa Kemal de Çankaya köıkü çalııanlarına yeni harfleri öıretmede görev aldı. Ama yepyeni bir alfabenin yalnız örgün eıitim öıretim yoluyla yaygınlaıtırılması imkânsızdı. Hangi yaı grubundan ve kesimden olursa olsun Türk vatandaılarına kısa sürede yeni alfabeyi öıretmek iyi hazırlanmıı bir programa, buna uygun bir örgütlenmeye ve bunları gerçekleıtirecek özverili bir kadroya baılıydı. Bu çok yönlü sorunu çözmek için Maarif Bakanlııının uygulayacaıı “Millet Mektepleri” adı verilen program hazırlandı. Baıbakan ısmet ınönü 1 Kasım’da böyle bir uygulamaya geçileceıini açıkladı. Hükûmetin hazırladııı kararname 24 Kasım’da yürürlüıe kondu. Cumhurbaıkanı Mustafa Kemal kendisine önerilen “Baıöıretmen” sanını kabul etti. Millet Mekteplerindeki dersler öıretmenler tarafından verilecek ve 2 ya da 4 aylık kurslar hâlinde yürütülecekti. ılköıretime kaydolma yaıını aımıı vatandaıların kurslara devamları zorunlu kılındı. Böylece 1 Ocak 1929’da öıretime baılayan Millet Mektepleri için ilk yıl 20.487 derslik açıldı ve bunlara katılan 1.075.500 kiıinin büyük çoıunluıuna okuma yazma öıretildi. Derslik sayısı azaltılarak 1936’ya kadar sürdürülen bu kurslara devam edenlerin sayısı 2,5 milyonu bulmuıtu.
Yeni Türk Alfabesini hazırlayan komisyonun üye sayısı daha da artırılarak” Dil Encümeni adıyla“ Maarif Bakanlııına baılandı. Bu, sıranın dil sorununu da içeren kültür alanına kaydııının göstergesiydi. Gerçekten de 1930’lu yıllar Mustafa Kemal’in kültür sorunlarını ön plana aldııı bir dönem oldu. Ziya Gökalp’in “hars” karıılııını verdiıi kültürü birey ve toplum hayatının her yönünü içeren ya da etkileyen çok kapsamlı kavram olarak kabul eden Atatürk onu, “Okumak, anlamak, görebilmek, görebildiıinden anlam çıkarmak, uyarı almak, düıünmek, zekâyı eıitmektir” diye tanımlıyor ve onu insan olmanın ve insanlııın ana unsurlarından biri sayıyordu. ınsanı kültür taııyan bir varlık olarak görüyor ve onu kalıtım (miras) yoluyla kuıaktan kuıaıa geçen bir kalıp deıil, gelecek kuıaklara aktarılması gereken, yeni kuıakların da ancak yaıayarak elde edebilecekleri bir deıerler topluluıu kabul ediyordu. Kültür ile medeniyet arasında bir ayırım yapmanın güç ve gereksiz olduıuna iıaretle evrensel uygarlııı ona katkıda bulunan bütün insanlııın malı sayıyordu. Her toplumda geçmiıten gelen bir ulusal kültürün var olduıunu ancak bunun iılenerek geliıtirilmesi gerektiıini yani kültürel bir devrimi savunuyordu. Ona göre ulusların varlıklarını koruyabilmeleri için köklerini alacakları bir kültürlerinin bulunması gerekirdi. Bu inançla en büyük eseri saydııı ve fazilettir diye nitelediıi “Cumhuriyet’in temeli kültürdür” diyordu. Ancak dondurulmuı bir kalıp olmayan ulusal kültürün çaıın verilerine ve ihtiyaçlarına göre iılenip geliıtirilmesi gerektiıine de inanıyordu. Bu düıünceyle 1923’te, “En ciddi emelim Türkiye’nin kendi millî kültürü ile uygun düıtüıü derecede Batı medeniyetinden ve bilimsel ve ticari ilerlemesinden faydalanmasıdır. Türkiye uygarlıkta en kıymetli olanları kabul ederek kendi eski kültürünü mükemmelleıtirme konusunda serbest olacak” demiıti.
Mustafa Kemal kültür sorunlarını ele alırken önceliıi tarihe ve dile verdi. Onu öteki devrimcilerden ayıran özelliklerin baıında da tarihten çok geniı ölçüde yararlanması, tarih çalıımalarının bilimsel yöntemlerle yürütülmesine önem vermesi, Türkçeyi bir bilim ve kültür dili düzeyine getirmek için özerk bir kurum oluıturması, tarih ve dil çalıımalarını günlük yaıamının bir uıraıı durumuna getirmesidir.
Geçmiı hakkında bilgi edinme, olmuı olanlardan yararlanma, gelecek için öngörüde bulunma olanaıı veren ve milliyetçi duyguları güçlendiren tarih, bireysel ve toplumsal kimliıin oluımasını saılayan bir süreç olarak ta Aydınlanma akımının ana yöneliılerinden biri kabul edilmiıti. Mustafa Kemal öırencilik yıllarında tarihe büyük merak sarmıı, bu alanda pek çok kitap okumuı, not defterlerinde bunlara ait deıerlendirmeler yazmıı, katıldııı savaıların tarihçelerini kaleme almııtı. Ama bu arada Avrupalıların Türkleri yalnızca askerlikten anlayan medeniyetten yoksun bir kavim saydıklarını görmüıtü. Bu nedenle Cumhuriyetin ilanından önce bir yabancı gazeteye verdiıi demeçte Türklerin aıaıı bir toplum olarak tanıtılmasından ıikâyet etmiıti. Bu yüzden kendisine onursal profesörlük sunan ıstanbul Edebiyat Medresesi (fakültesi) heyetine “Bundan böyle tarihçilerle çok konuıacaıız” demiıti. Batılıların Türkler hakkındaki görüılerinin yanlıılııı ancak tarih araıtırmaları ile ortaya çıkarılabilirdi. Çünkü Türklerin ıslamiyeti kabullerinden sonra Orta Asya geçmiıleriyle olan baı koparılmıı, XIX. yüzyılın ikinci yarısına gelinceye kadar orada kurulan Türk devletlerin adları bile unutulmuıtu. Mustafa Kemal’in deyimiyle tarih boyunca medeni olan Türklüıün geçmiıi tarih çalıımalarıyla ortaya çıkartılabilirdi. Böylece Türk vatandaılarına da bir özgüven verilebilirdi. ııte bu gerekçelerle 23 Nisan 1930’da toplanan Türk Ocakları kurultayında “Tarih Heyeti” adıyla bir kurul oluıturuldu. Kurul ilk aıamada “Türk Tarihinin Ana Hatları” adı verilen bir kitap hazırladı. Ancak çok geçmeden çalıımaların belirli bir program çerçevesinde sürdürülebilmesi için ona baıımsız bir kimlik ve tüzel kiıilik verilmesinin gerektiıi anlaııldı. Türk Ocakları fesih kararı alıp Cumhuriyet Halk Partisine katılınca Mustafa Kemal’in önerisiyle 15 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adı verilen dernek kuruldu. Atatürk’ün koruyucu baıkanlııını kabul ettiıi derneıin amacı, “Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak belge ve malzemeyi toplama ve çalıımalarının sonuçlarını her türlü yolla yaymaya çalııma” olarak saptandı. Daha sonra çalııma alanı “Türk ve Türkiye tarihi” olarak geniıletildi, 1935 kurultayında da derneıin adı Türk Tarih Kurumu olarak deıiıtirildi. Cumhurbaıkanı Mustafa Kemal 1931 Aıustosunda dernek baıkanlııına gönderdiıi yazıda ıöyle ifade etmektedir; “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa, deıiımeyen hakikat, insanlııı ıaıırtacak bir mahiyet alır. Siz buna razı mısınız” diyerek çalıımaların bilimsel yöntemlerle ve gerçeklere baılı kalınarak sürdürülmesinin önemini hatırlattı. Kendisi de çalıımalara katılarak ders kitabı olarak hazırlanan 4 ciltlik “Tarih” kitaplarının bazı bölümlerini yazdı. Bu çalıımalarda Türk tarihinin uzun geçmiıinin ortaya çıkartılmasına öncelik verildi. Bir bakıma Tarihle bütünleıme demek olan bu sürede bir tarih tezi de öne sürüldü. Bu tez, Türk medeniyetinin tarihin en eski medeniyetlerinden biri olduıu ve medeniyetin kökeninin Orta Asya’da bulunduıu varsayımlarına dayanıyordu. Araıtırmalar bunu tamamıyla doırulamasa da bu çalıımalarla Türk tarihinin unutulmuı evreleri kısmen de olsa aydınlatıldı.
Dil sorununa gelince, Aydınlanma döneminde bireye evrenin sırlarını ve karıılaıtııı olayları çözebilmek için öncelikle aklını kullanma becerisini öıretmenin ve onu bilgiyle donatmanın gerekli olduıu anlaıılmııtı. Bilgiyi öırenmenin ve öıretmenin en doıal aracı da dil olduıundan toplumda ortak, sözcükler yönünden zengin ama herkesin kolayca algılayacaıı yalın bir dil oluıturmaya çalııılmııtı. Almanya, Macaristan ve Norveç ulusal bir dil oluıturarak bu akımın öncüleri olmuıtu.
Osmanlı ımparatorluıuna gelince, Tanzimat döneminde Avrupa’daki örneklerinden esinlenerek her derecede okullar açıldııında, Osmanlıca denen yazı dilinin Batıda geliıen bilimsel ve kültürel kavram ve terimleri karıılamaya yetmediıi görülmüıtü. Bu nedenle bir yandan aıdalı dili sadeleıtirme, öte yandan da yabancı kökenli kavram ve terimlere karıılık bulma gereıi duyulmuıtu. ıkinci Meırutiyetin ilanından sonra “Genç Kalemler” ve benzeri dergiler etrafında toplanan yazarlar iıte bu çaba içine girmiılerdi. Dil tartıımalarının sürdüıü ortam içinde yaıayan Mustafa Kemal’in 16 Mart 1916’da hatıra defterine, “Yemekten evvel Emin Bey’in (Yurdakul) Türkçe ıiirleri ile Fikret’in Rübâb-ı ıikeste’sinden bazı parçaları okuyarak bazı mukayese yapmak istedim. ıkisi de baıka baıka güzel. Ancak Türkçe olanda da, diıerinde de aynı derecede Arapça, Farsça kelimat var” diye bir vurgulama yapması, onun dilin Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırılması gerektiıine inandııını göstermektedir.
Maarif Vekâletine baılı olarak çalııan Dil Encümeni öncelikle bir Yazım Kılavuzu ile bir “Türk Söz Kitabı” (sözlük) hazırlamaya baıladı. Ancak üyeler arasındaki görüı ayrılıkları nedeniyle çalıımalar istenen düzeyde olmadı. Bu sırada Sadri Maksudi Arsal “Türk Dili ıçin” adını verdiıi kitabı için Mustafa Kemal’den bir sunuı yazmasını dilediıinde o, dil çalıımalarının amacını ve uygulanacak yöntemi belirleyen ıu tümceleri yazdı: “Millî duygu ile dil arasında baı çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî duygunun geliımesinde baılıca âmildir. Türk dili dillerin en zenginlerinden biridir; yeter ki bu dil ıuurla iılensin.”
“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruıundan kurtarmalıdır.”
Bu geliımeler olurken Dil Encümenin önerdikleri Türkçe sözcüklerden bazıları uydurma olarak suçlandı, tartıımalar TBMM’ye de yansıyınca Encümene ayrılan ödenek büyük ölçüde indirildi. Bu durum dil çalıımalarını politikacıların etkili olabileceıi bir kuruluıa baılı olarak yürütmenin doıru olmadııını gösterdi. Bu noktada ya baıımsız çalııacak özerk bir örgüt oluıturmak ya da bazı Avrupa ülkelerinde olduıu gibi bir Dil Akademisi kurmak gibi iki seçenek vardı. S.M. Arsal da kitabında Akademi’yi savunuyordu. Ancak dil akademileri genellikle iılenerek zenginleımiı ve kuralları saptanmıı olan dilleri koruma amacıyla kurulmuılardır. Bu nedenle Mustafa Kemal 1931’de kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Tarih Kurumu) çalıımalarından alınan olumlu sonuçları da dikkate alarak dil konusunda da ona benzer özerk bir örgütlenmeye gidilmesine karar verdi. 12 Temmuz 1932’de Samih Rıfat, R. Eıref Ünaydın, Celal Sahir Erozan ve Yakup Kadri Karaosmanoılu’nun ıçiıleri Bakanlııına yaptıkları baıvuru ile “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adını verdiıi dernek kuruldu. Kendisi derneıin koruyucu baıkanlııını üstlenmekle yetindi. Derneıin Mustafa Kemal ’in de katıldııı ilk Kurultayı 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayında toplandı. Bütün vatandaıların çaırılı olduıu kurultaya 900’ü aıkın delege katıldı. 10 gün süren çalıımalarda dil sorunun uzun zaman alan “evrim” yöntemiyle deıil ancak “devrimci” bir atılımla çözülebileceıi görüıü aıırlık kazandı. 26 Eylül gününün her yıl “Dil Bayramı” olarak kutlanması kararlaıtırıldı. ılk yönetim kurulunca yayımlanan bildiride varılmak istenen hedefler, “Türk dilini, millî kültürümüzün eksiksiz bir ifade aracı durumuna getirmek” olarak belirtildi. Türkçeyi yabancı dillerin etkisiyle uıradııı baıkalaıımdan kurtarabilmek amacıyla da “o dönemde bilim dilinde kullanılmakta olan yabancı dillerden alınma kavramlar ve terimler yerine Türkçe terimler bulmak ya da yenilerini türetmek” temel alındı. Mustafa Kemal 1936’da adı Türk Dil Kurumu’na çevrilen derneıin bütün kurultaylarına katılmakla kalmayıp çalıımaları da yakından izledi. Konuıma ve yazıımalarında yeni sözcükleri kullanmaya özen gösterdiıi gibi Türkçe yeni sözcükler de türetti. “Arıtmak, er, erdem, esenlik, evrensel, genel, ısı, kıvanç, konuk, kurmay, kutsal, önemli, özel, subay, tüm” vb. sözcükler onun önerileri olarak dile kazandırıldı. Bununla birlikte bu baılamda onun en büyük katkısı, Türkçe terimlerle eskiden hendese denen bir Geometri kitabı yazmasıdır. Bu kitap yazarın adı verilmeden 1937’de Millî Eıitim Bakanlııınca ders kitabı olarak bastırıldı. Kurumun yoıun ve titiz çalıımaları sonucunda 1938- 39 öıretim yılı baıında okul kitaplarının Türkçe terim ve sözcüklerle yazılmasına olanak saılandı. Atatürk te TBMM’nin açılııı için hazırladııı fakat hastalııı nedeniyle Baıbakan Celal Bayar tarafından okunan konuımasında duyduıu mutluluıu, “Bu yıl okullarımızda öıretimin Türkçe terimlerle yazılmıı kitaplarla baılamıı olmasını, kültür hayatımız için önemli bir olay olarak belirtmek isterim” sözleriyle dile getirdi. Özel hukuk kurallarına baılı özerk bir kuruluı olarak örgütlenen Kurumun aynı doırultuda çalıımalarını sürdürebilmesi için de ıı Bankasındaki payının yıllık gelirlerinden büyük kısmının Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu arasında paylaıılmasını vasiyet etti (5 Eylül 1938).
Öte yandan Atatürk, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumundan beklenen hizmetlerde görev alacak uzmanları ve orta öıretim kurumlarında bu dallardaki eıitim öıretimi üstlenecek öıretmenleri yetiıtirmek amacıyla bir fakülte açılması gerektiıine de inanmııtı. Bu fakülte Cumhuriyet’in baıkentte kuracaıı üniversitenin ilk fakültesi olacaktı. Atatürk çalııma alanlarını göz önüne alarak fakülteye “Dil ve Tarih – Coırafya Fakültesi” adını verdi. Tanınmıı profesörlerle, Almanya’dan getirtilen uzmanlar ve Avrupa’da öırenimlerini tamamlayarak dönen genç bilim adamlarından oluıan geniı bir kadronun oluıturulmasını yakından izledi. Böylece söz konusu fakülte 9 Ocak 1936’da Ankara Halkevinde düzenlenen ve kendisinin de izlediıi bir törenle öıretime baıladı
Atatürk’ün giriıtiıi kültür ve eıitim devriminin önemli halkalarından biri de “Halkevleri” oldu. Halkevleri ıkinci Meırutiyet döneminde “Türklerin kültürel birliıine ve medeniyette yükselmesine çalıımak” amacıyla kurulan Türk Ocakları’nın yerini aldı. Çok amaçlı olan Halkevleri ile devrimin ana ilkelerinden biri olan “halkçılık” doırultusunda halkın eıitilmesi ve onlara yeteneklerine göre beceri kazandırılması öngörülmüıtü. Türk Ocakları’nın Cumhuriyet Halk Partisine katılmasından sonra toplanan kurultayda Halkevleri adıyla yeni bir örgütlenmeye karar verildi. Ancak halkevlerinin partinin siyasal çalıımalarının dııında bir yan örgüt olmaları ve parti üyesi olsun olmasın her kesimden vatandaıların serbestçe girip çıkabileceıi, etkinlikleri izleyebileceıi, olanaklarından yararlanabileceıi ve dilerse görev alabileceıi bir kuruluı olmaları öngörüldü. 19 ıubat 1932’de biri Ankara’da olmak üzere 14 Halkevi açıldı. Eski Türk Ocaıı binasına yerleıen Ankara Halkevindeki törende konuıan parti genel sekreteri Recep Peker, bu kuruluılarla Türk toplumunu geleceıe hazırlamak, kültürel bütünlüıü saılamak istendiıini belirtti. Kuruluıların beklenen düzeyde etkinlik gösterebilmeleri için açılmaları bazı koıullara baılanmııtı. Buna göre o bölgede yeter sayıda üye bulunması, en az 200 kiıilik bir salon ile kitaplık, çalııma odası ve açık havada jimnastik yapmaya elveriıli avlusu olan bir binasının bulunması ıart koıulmuıtu. Çok yönlü çalıımalar da yapacak olan halkevlerinde, “Dil – Edebiyat Tarih – Güzel Sanatlar – Temsil – Spor – Sosyal Yardım – Halk Dershaneleri ve Kurslar – Kütüphane ve Yayın – Köycülük – Müze ve Sergi” adlarıyla 9 ıube ya da Kol kurulması öngörülmüıtü. Halkevleri kısa sürede çok deıiıik alanlarda düzenledikleri etkinlikler, okuma yazma, mesleki beceri edinme kursları, sergiler ve temsiller nedeniyle önemli bir eıitim ve kültür merkezi oldular. Atatürk’ün isteıiyle yazılan ilk Türk Operası “Özsoy” ya da “Feridun,” ıran ıahı Rıza Pehlevi’nin ziyareti sırasında Ankara Halkevinde sergilendi. Bu kuruluıların çoıu, çevrelerinde yaptıkları coırafya ve tarih araıtırmaları ile yerel kültür deıerlerini tanıtmak amacıyla birer dergi de yayınladılar. Bu nedenle Atatürk, halkevlerini kültür devriminin ana halkalarından biri sayıyordu. 1935 Kurultayında bunu “Partimizin Halkevleri ile yurttaılara kucaıını açması, vatanda sosyal ve kültürel devrim yaptı” sözleriyle belirtti. Onun yaıamının sonlarında açılan 24 yeni Halkevi ile birlikte yurt düzeyindeki sayıları 210’a yükselmiı, bunlara kayıtlı üye sayısı da 90.000’i aımııtı. Atatürk’ün vefatından sonra bu kuruluıları yurdun uzak köıelerine hatta mahallelere kadar yaymak için “Halkodası” adıyla daha küçük birimler de açıldı. Böylece Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının sonlarında halkevlerinin sayısı 455’e, halkodalarının sayısı da 4.066’ya yükseldi. Demokrat Parti tek parti dönemi sonlarında siyasallaıtııını düıündüıü bu kuruluılara yeni bir düzen verme yerine onları kapatma yoluna gitti ve 1951 Aıustosunda çıkartılan bir yasa ile kapatılıp malları hazineye devretti.
Öıretimin birleıtirilmesinden sonra Maarif Vekâletinin topladııı ilmi kurullar ve yabancı uzmanlardan alınan raporlara göre ilk, orta ve yüksek öıretim kurumları yeniden düzenledi. Rüıtiye’ler ortaokula, idadiler liseye çevrildi, çaıdaı verilere göre okul programları hazırlandı ve kural olarak her aıamada karma öıretim yapılması benimsendi. Darülfünun sorunu da ancak 1933’te ele alınabildi. ıstanbul Darülfünunu hukuk, tıp, edebiyat ve fünun adı verilen 4 medrese olarak kurulmuı, daha sonra buna ilahiyat medresesi eklenmiıti. Maarif Vekâletine baılı olan darülfünuna ancak Mondros ateıkesinden sonra bilimsel özerklik tanınmııtı (11 Ekim1919). Darülfünunun Kurtuluı Savaıı’na ve Cumhuriyet’le baılayan devrimci atılımlara gereken desteıi vermemesi ya da sessiz kalması yakınmalara yol açmııtı. Millî Mücadele karııtı bazı kiıilerin derslere girmeleri yüzünden öırenciler 1922 Martı sonunda grev (boykot) kararı almıılardı. 4 ay süren grev bazı öıretim üyelerinin (müderris) derslere girmelerinin yasaklanmasıyla sona erdirilmiıti. Bu durumun Ankara’da doıurduıu duraksamaları gidermek isteyen Edebiyat Medresesi Meclisi 19 Eylül 1923’te Mustafa Kemal ile ısmet ınönü’ye fahri müderrislik (onursal profesörlük) pâyesi verilmesini kararlaıtırmııtı. Mustafa Kemal’in teıekkür için çektiıi telgrafta “Türk kültürünün odaıı olan fakülteniz fahri profesörlüıüne seçilmemden dolayı meclisinize teıekkürler ederim. Eminim ki millî istiklalimizi ilim alanında fakülteniz tamamlayacaktır” diye “medrese” yerine üniversiter bir adlandırma olan “fakülte” adını kullanması ileride, Darülfünun’da da bir deıiıime gidileceıinin iıareti olmuıtu. Çünkü o, üniversiteyi çok önem verdiıi tam baıımsızlık kavramını bilim alanında saılayacak kuruluı olarak görüyordu. Nitekim Laiklik yasalarının çıkarıldııı gün Darülfünun Emini ısmail Hakkı Baltacıoılu’nun bir yazısına verdiıi cevapta demokrasi ve cumhuriyet kurallarının uygulanması ve ülkenin bilimde ve medeniyet alanında layık olduıu düzeye yükselmesi konusunda darülfünundan çok ıeyler beklediıini açıkladı.
ıstanbul Dârülfünunu ile iliıkiler geliıirken Cumhuriyet hükûmeti kendi üniversitesini kurmak ve bunlarda görev alacak öıretim üyelerini yetiıtirmek için yeni yüksekokullar açmaya, öte yandan Avrupa’ya öırenci göndermeye baılamııtı. Cumhurbaıkanının isteıi doırultusunda baıkentte açılan ilk yüksekokul Musiki Muallim Mektebi oldu (1924). Ertesi yıl yargı alanlarında görev alacakları yetiıtirecek olan Ankara Hukuk Mektebi açıldı. Bununla ilgili hazırlıklar sürerken “tedris heyeti” (öıretmenler kurulu) Mustafa Kemal’den kurulun fahri baıkanlııını kabul etmesini rica etti. O da memnunlukla kabul etti ve açılacak hukuk mektebinin Türk inkılabının ve medeniyetinin ruhuna uygun bir öıretimde bulunmasını diledi. Ayrıca 5 Kasım 1926 günü TBMM binasındaki görkemli açılıı töreninde bu mektepten yetiıecek yargıç ve savcıların Cumhuriyetin müeyyidesini (yaptırımını) yerine getireceklerine olan inancını belirtti. Hukuk mektebini de orta öıretim kurumlarına öıretmen yetiıtirecek olan Mustafa Kemal’in “Gazi” sanının verildiıi “Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü” izledi (1926). Bütün bunların dııında Mustafa Kemal Avrupa’ya gönderilecek öırencilerin seçimleri, onların öırenim görecekleri dalların saptanmasını çok yakından izledi ve birçoıunu da çaıırıp kendileriyle konuıtu.
Maarif Vekili Mustafa Necati 1926 Haziranı’nda Darülfunundaki konuımasında, milletin bu kuruma baıladııı umudu haklı çıkaracak en önemli kanıtın müderrislerin yayınları ve yaptıkları eserler olduıunu belirttikten sonra Darülfünunu her alanda öteki ülkelerin üniversiteleri seviyesine çıkarmak gerektiıini vurgulamııtı. Bakanın bu uyarıyı yaptııı günlerde özellikle Edebiyat Medresesi müderrisleri arasında bilimsel araıtırmalar konusunda kısır bir tartııma baılamıı ve basına yansıdııı gibi giderek karıılıklı suçlamalara dönüımüıtü. Bu durum karıısında Atatürk ve Hükûmet darülfünuna yeni bir düzen vermenin kaçınılmaz olduıuna kanaat getirdiler. Ancak kurumu çaıdaı düzeye yükseltebilmek için düzenlemede gözetilecek esasları saptamada darülfünun üyelerini tanımayan yabancı bir uzmandan yararlanılması uygun görüldü. Çaırı üzerine 1932 baılarında Ankara’ya gelen ısviçreli Profesör Albert Malche ıstanbul’da yaptııı incelemeler sonunda hazırladııı raporu Maarif Bakanlııına sundu. Darülfünunda bazı aksaklılar saptayan Malche özellikle bilimsel araıtırma ve yayınların azlııı üzerinde durmuı bu arada bilimsel özerkliıin doıurduıu savsaklamalara da deıinmiıti. Raporunun sonunda da “Darülfünun sorunu aslında Türkiye’nin fikri, manevi hatta geleceıi sorunudur” diye konunun önemini vurgulamııtı. Atatürk bu raporu dikkatle inceleyerek görüılerini 81 madde hâlinde sıraladı. Bunların en önemlileri, kurumda öırencilere yalnızca ansiklopedik bilgiler verilip bireysel düıüncelere ve araıtırmaya yönlendirecek bir öıretim yapılmadııı ve öıretim kadrosu yetersiz olduıu için dııarıdan eleman getirtmek gerektiıi yolundaki tespitleri idi. Bu saptamalardan sonra da asıl sorunun Darülfünunla sınırlı olmayıp bir kültür planlaması olduıunu belirterek yapılması gerekenin Darülfünunu laıvedip yerine bir üniversite kurmak olduıunu belirtti. Bu kararla 1 Kasım 1932’de Meclisi açıı konuımasında üniversite kurmaya önem verdiklerini açıkladı. Bunun için hükûmetin hazırladııı tasarı 31 Mayıs 1933’te kabul edilerek yasalaıtı. Bununla darülfünun 31 Temmuz tarihiyle kapatılarak yerine 1 Aıustos’ta ıstanbul Üniversitesi kuruldu. Yasa bir yıl süreyle geçici öıretim kadrosunun Maarif Vekâletince saptanmasını öngörüyordu. Böylece yapılan deıerlendirmelere göre eski üyelerden bir kısmı kadro dııı bırakıldı.
ımparatorluk döneminde soyadı yerine ailenin geçmiı üyelerinden birinin davranıı, yetenek ya da fiziksel özelliıine göre çevreden takılan “lakap ve ıöhret” denen adlandırmalar kullanılıyordu. 21 Haziran 1934 tarihli yasa ile her Türkün Türkçe bir soyadı alması kabul edildi. Soyadı kanunun maddeleri ıöyledir:
1 – Her Türk öz adından baıka soyadını da taıımaıa mecburdur.
2 – Söyleyiıte, yazııta, imzada öz ad önde, soyadı sonda kullanılır.
3 – Rütbe ve memuriyet, aıiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iırenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz.
4 – Soyadı seçme vazifesi ve hakkı evlilik birliıinin reisi olan kocaya aittir. Evliliıin feshi veya boıanma hâllerinde çocuk anasına tevdi edilmiı olsa bile babasının seçtiıi veya seçeceıi adı alır. Koca ölmüı ve karısı evlenmemiı olursa veyahut koca akıl hastalııı ve akıl zayıflııı sebebiyle vesayet altında bulunuyor ve evlilik de devam ediyorsa bu hak ve vazife karınındır.
Kocanın vefatıyla karı evlenmiı veya koca evvelki fıkrada zikredilen sebeplerle vesayet altına alınmıı ve evlilik de zeval bulmuı ise bu hak ve vazife çocuıun baba cihetinden olan kan hısımlarından en yakın erkeıe ve bunların en yaılısına yok ise vasiye aittir.
5 – Mümeyyiz olan reıit soyadını seçmekte serbesttir. Akıl hastalııı ve akıl zayıflııı dolayısıyla vesayet altına alınmıı olan reıidin adını babası, yok ise anası, bu da yok ise vasisi seçer.
6 – En büyük mülkiye memurunun vereceıi müzekkere üzerine Cumhuriyet Müddeiumumisi, 3 üncü maddedeki memnuiyete uygun olmayarak soy adı kullananların bu adı deıiıtirmelerini ve tarihte ün almıı olanlara iliıik anlatan adların, hilafını iddia ile kullanılmamasını mahkemeden isteyebilir. Kanunla taayyün eden unvanlar mahfuzdur.
7 – Bu kanunun neıri tarihinden itibaren iki yıl içinde gerek soyadı olmayanlar ve gerekse soy adlarını deıiıtirmek isteyenler taııyacakları adı Hükûmetin tayin edeceıi ıekilde nüfus kütüklerine geçirilmek üzere bildirirler. Bu iı için verilecek her nevi evrak pul resminden muaftır.
8 – Soyadı seçme iılerinde çıkacak ihtilafları halletmek ve kendiliklerinden soyadı seçmeyenlerle anası babası belli olmayan çocuklara ad takmak ve bir adın kanunun istediıi ıekle uygun olup olmadııı hakkında karar vermek salahiyeti ana kütüıün bulunduıu yerin en büyük mülkiye memuruna aittir.
9 – Valiler ve kaymakamlar soyadlarının nüfus kütüklerine ve doıum kâııtlarına doldurulması iıinde diıer Devlet dairelerinde münasip gördükleri memurları iı bitinceye kadar yardımcı olarak nüfus dairelerinde çalııtırmaıa salahiyetlidirler.
10 – Bu kanunun tayin ettiıi müddet geçtikten sonra soyadlarını deıiıtirmek isteyenler Kanunu Medeninin bu baptaki hükümlerine tabi olurlar.
11 – Soyadlarını nüfus kütüıüne ve doıum kâııtlarına yazma iıinde ihmali görülen memurlar hakkında kaymakamlar bir haftalııa, valiler on beı günlüıe kadar maaı kesme cezası verebilirler. Bu kararlar kati olup ilk ödenecek maaıtan kesilir.
12 – Kanunun tayin eylediıi zaman içinde soyadını memurlara bildirmeyenlerden beı liradan on beı liraya kadar ve bu iı için Hükûmetçe verilecek vazifede ihmali görülen muhtarlar ve ihtiyar heyetleri azasının her birinden ve belediyelerce memur edilenlerden on liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır. Bu cezalar mahalli idare heyetleri kararıyla verilir ve vali veya kaymakamların tasdiki ile katileıir.
Cumhurbaıkanı Mustafa Kemal’e uygun bir soyadı verilmesi için Halk Partisi Meclis Grubunca bir komisyon kuruldu. Dil bilginleri ile tarihçilerden oluıan komisyonda Türk tarihinden de esinlenerek deıiıik soyadları önerildi. Ama sonunda eski Türk devletlerinde hükümdarlara ya da onların erkek çocuklarına eıitici ve danııman olarak verilen kiıilere Atabey denildiıi göz önüne alınarak Atatürk soyadı seçildi. Bununla ilgili yasa 24 Kasım 1934’de kabul edildi, arkasından bu soyadının baıkası tarafından alınamayacaıına iliıkin bir yasa da çıkartıldı. Soyadı yasasıyla Türkçeye yüzlerce Türkçe sözcük kazandırıldı. Bu arada Atatürk te ısmet ınönü, Kâzım Özalp, Recep Peker, Salih Bozok, ıükrü Saracoılu gibi yakın arkadaılarına ya da Sabiha Gökçen, Fahri Korutürk gibi gençlere bu soyadlarını kendisi verdi. 1920’de ıstanbul’un iıgalini haber veren telgraf memuru Manastırlı Hamdi’ye ise “Onaltımart” soyadını uygun gördü.
“Sanat güzelliıin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa ıiir, ezgi ile olursa müzik, resimle olursa ressamlık, oyma ile olursa heykelcilik, yapı ile olursa mimarlık olur” diyen Atatürk 1923’te Bursa’da halkla konuıurken, ıslamiyetteki heykel yasaıının puta tapıcılııa dönme korkusundan kaynaklandııına iıaretle ıöyle devam etmiıti: “ınsanlar olgunlaımak için bazı ıeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. Hâlbuki bizim milletimiz hakiki vasıflarıyla medeni ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır”. Aynı yıl ızmir Kız Öıretmen Okulunda da, “Bir milletin müzikteki eıilimine önem verilmezse o milleti ilerletmek imkânsızdır” sözüne yürekten katıldııını açıklamıı ve “Hayat musikidir” sonucuna varmııtı. Bu görüılerini 10. yıl nutkunda, “Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir” diye özetlemiıti.
Güzel sanatlar alanında da atılımlar yapmak isteyen Mustafa Kemal daha Kurtuluı Savaıı yıllarında Baıkomutanlııa baılı 35 kiıilik bir “Musiki Bölüıü” kurdurmuıtu. Cumhuriyetin ilanından sonra da ıstanbul’daki Muzıka-i Hümayun’u Ankara’ya getirtmiı ve adını “Riyaset-i Cumhur Musiki Heyeti” olarak deıiıtirmiıti (Günümüzde Cumhurbaıkanlııı Senfoni Orkestrası). Onun önerisi ya da onayı ile ıstanbul’daki Sanayi-i Nefise Mektebi 1927’de Güzel Sanatlar Akademisi’ne dönüıtürüldü, 1924 de açılan Musiki Muallim Mektebi içinde önce Millî Musiki ve Temsil Akademisi oluıturuldu, 1936’da da Ankara Konservatuarı olarak yeniden düzenlendi. ıstanbul’da bir Resim ve Heykel Müzesi açıldı (1937). Mustafa Kemal, yüzyıllarca günah sayılan heykel sanatını teıvik etmek için kendi heykel ve büstlerinin yapılmasına müsaade etti ve Tarih Kurumu’na “Sinan’ın heykelini yapın!” talimatını verdi (1934). Kültür ve sanat alanında bu kuruluılar gerçekleıtirilirken okul programlarında yer verilen resim ve müzik dersleri ile halkevlerinde sürdürülen etkinlikler, kurslar güzel sanatların yurt düzeyinde yayılmasında büyük rol oynadı.
Atatürk Türk bireyinin bilgili, çaıdaı düıünceli ve görevinin bilincinde vatandaılar olarak yetiımesi için eıitim ve kültür alanına öncelik vermekle birlikte, savaı süresince harap olan ülkeyi bayındır hâle getirmek, ekonomik yönden kalkındırarak ekonomi alanında da baıımsız kılabilmek için gereken önlemleri almaya da büyük önem verdi. 1923 baılarında ızmit basın toplantısında bunun önemini “Yeni Türkiye Devleti, temelleri süngü ile deıil, süngünün de dayandııı ekonomiyle kurulacaktır. Yeni Türkiye cihangir olmayacaktır; fakat yeni Türkiye devleti bir iktisat devleti olacaktır” diye belirtti. Bunun arkasından ızmir’de toplanan Türkiye ıktisat Kongresini açıı konuımasında (17 ıubat 1923), ekonomiyi bir milletin doırudan doıruya hayatıyla ilgili esas sorun olarak niteledi ve yeni Türkiye’yi lâyık olduıu düzeye ulaıtırabilmek için ekonomiye önem verilmesi gerektiıini vurguladı. Söz konusu Kongrede “Misak-ı ıktisadi” (iktisat andı) adı verilen bir bildiri yayımlandı. Adına pek uymamakla birlikte bunda âıar vergisinin kaldırılması, tekelciliıin önlenmesi, kabotaj hakkının tamamıyla kullanılması, madenlerin saptanması, kömür ocaklarının ıslah edilmesi, tarım araç ve makineleri üretecek bir fabrikanın açılması, iıçilere sendika kurma hakkının tanınması gibi bazı önerilerde bulunuldu. Kongrede genellikle özel teıebbüse aıır vermekle birlikte devletin öncülüıünü ve yönetimini de tanıyan bir karma ekonomi sistemi kabul edildi.
Lozan barıı antlaımasıyla kapitülasyonların kaldırılması, Osmanlı borçlarının ödenmesinin bir plana baılanması Cumhuriyet’le birlikte ekonomi alanında da atılımlara geçme olanaıı saıladı. Mustafa Kemal, Baıkomutan Savaıının ikinci yıldönümünde Dumlupınar’da konuıurken ekonomik zaferin gerekliliıini bir kez daha “Milletimiz burada tespit ettiıimiz zaferden daha mühim bir vazife peıindedir…Memleketin idaresindeki muvaffakıyet te iktisadındaki kazançlar derecesiyle uygun olur. Hiçbir medeni devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından evvel iktisadını düıünmüı olmasın. Memleket ve istiklal müdafaası için lazım olan bütün kuvvetler ve vasıtalar iktisadın geniılemesi ve geliımesiyle mükemmel olabilir” sözleriyle ifade etmiıti. ıktisat Kongresinde üzerinde en çok durulan sorunların biri sermaye ve kredi saılayacak bir millî bankanın kurulması idi. ımparatorluk döneminde “Osmanlı Bankası” bu adı taıımasına karıın ıngiliz ve Fransız sermayesiyle kurulmuı, üstelik kendisine kâııt para çıkarma ayrıcalııı tanınmııtı. 1863’te kurulan Ziraat Bankası ise geliıtirilmediıi için ihtiyacı karıılayamaz olmuıtu. Bunları dikkate alan Mustafa Kemal, yeni bir banka kurmaya karar verdi. Bunun için gerekli sermayeyi de Millî Mücadele döneminde yardım için gönderilen paralardan arta kalan 250.000 lirasını vererek kendisi saıladı. Böylece 26 Aıustos 1924’de Cumhuriyetin ilk bankası olan Türkiye ıı Bankası kuruldu. Anonim ıirket olarak kurulan ve kiıisel paylara da yer verilen bankanın yalnız kredi saılayan deıil, sanayiye de hizmet edecek bir kuruluı olması öngörüldü. ıı Bankası’nı birer yıl ara ile “Türkiye Sanayi ve Maadin (Madenler) Bankası” ile “Emlak ve Eytam Bankası” izledi ve sanayiye yasal destek saılamak amacıyla Sanayiyi Teıvik Kanunu çıkarıldı (1927). Devlet adına para basma yetkisiyle birlikte onun deıerini koruma yetkisi tanınan” Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının kurulmasıyla (11 Haziran 1930) ekonominin ana unsurları olan sermaye ve kredi konusundaki boıluklar giderildi. Ekonomiyi canlandırma çalıımaları sürerken dıı alım ve satımda görülen kimi güçlükleri giderebilmek için uluslararası ölçü birimlerinin kabul edilmesine karar verildi ve 26 Mart 1931 tarihli yasa ile aıırlıkta “dirhem /okka” yerine “kilogram”ın, uzunlukta ise “zirâ / arıın” yerine “metre ”nin kullanılmasına geçildi.
Sanayileımeye yönelirken Mustafa Kemal’in de desteıiyle ulaıımda demir yollarına, yiyecekte ıeker üretimine, giyecekte de dokumacılııa öncelik verildi. Kurtuluı Savaıı döneminde yurdun doıusu ile batısını baılayan demir yolu bulunmamasının sıkıntıları yaıanmııtı. Bu nedenle o, büyük zaferin hemen ertesinde 1923’te yayımladııı “9 Umde” adlı bildiride, “Çok acele olarak muhtaç bulunduıumuz demir yolları için” hemen uygulamaya baılanacaıını açıklamııtı. Kendisinin her vesileyle dile getirdiıi bu öncelik Baıbakan ısmet ınönü tarafından da desteklenince yeni demir yolları yapmak ve yabancı ıirketlerin elindeki hatları millîleıtirmeyi içeren iki yönlü bir demir yolu siyaseti uygulanmaya baılandı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın halkın vergi yükünü artırıyor diye karıı çıkmalarına karıın demir yolu siyaseti ısrarla sürdürüldü. Elde edilen sonuç, 10. yıl marıında “Demiraılarla ördük Anayurdu dört baıtan” dizesiyle belleklere yerleıti. Atatürk hayatta iken demir yollarının uzunluıu, Cumhuriyetten önce yapılmıı olan 4.177 kilometreye 2.954,680 km’nin eklenmesiyle 7.132,135 km’ye çıkartılmııtı.
Atatürk deniz ve hava ulaıımında da atılımlara geçmenin öncüsü olmuıtu. Deniz ulaıımını geliıtirmek için Denizbank adı verilen yeni bir örgütlenmeye gidildi, ıstanbul’dan baılayarak mevcut limanların yeniden düzenlenmesine çalıııldı ve bu arada Van Gölü’nde ulaıımı saılayacak bir iıletme kuruldu. Birinci Dünya Savaıı’nda uçakların oynadııı rolü dikkate alan Mustafa Kemal gelecek savaıların havada cereyan edeceıi inancıyla “ıstikbal göklerdedir” demiıti. Hava savunma gücü oluıturma çalıımalarını baılattı. Türkiye’nin yalnız hava savaılarında deıil sivil havacılıkta da gerekli yeri alması için sonradan Türk Hava Kurumu adını alan “Türk Tayyare Cemiyeti” ni kurdurdu (16 ıubat 1925).
Türk ordusunun hava gücü bakımından da daha üstün düzeye gelmesine çalııılırken Türk kızlarının da savaı pilotu olmalarını istedi. Bu amaçla manevi kızı Sabiha’ya pilotluk eıitimi yaptırdı ve ona Gökçen soyadını verdi. 1925’te çıkartılan bir yasa ile ıeker fabrikaları yapımına öncelik tanındı, gereken kredilerin de ıı Bankasınca saılanması öngörüldü. ıeker pancarı üretimi ve daııtım olanakları göz önüne alınarak biri Trakya’da (Alpullu) olmak üzere Uıak, Eskiıehir ve Turhal’da 4 fabrikanın kurulmasına karar verildi ve bunların yapımı 1933’e kadar tamamlandı.
Sanayileımeye konusunda en büyük sorun sermaye azlııı ve sanayiyi destekleyen bir iç pazarın yokluıu idi. Bu sorun da Sovyet Rusya’nın maddi ve teknik desteıiyle çözüldü. Davet edilen bir Sovyet heyetince hazırlanan rapor 1934 Nisanı’nda “Birinci Beı Yıllık Sanayi Planı” na zemin hazırladı. Planı uygulama görevi de yeni oluıturulan ve adını Atatürk’ün koyduıu Sümerbank’a verildi. 1938 sonlarına kadar yapılacak yatırımları belirleyen plan hangi iıletmenin hangi bölgede kurulması gerektiıine iliıkin veri ve önerileri içeriyordu. Demir sanayinin Karadeniz Ereılisi yöresinde, kâııt sanayisinin ızmit’te kurulması önerilmiıti. Toplam yatırımların % 5’inin ıı Bankasınca geri kalanının da Sümerbank tarafından yapılması öngörülmüıtü. Planın uygulamasına geçildiıinde madencilik ve enerji kaynaklarını bulmak ve iıletmek amacıyla yeni bir örgüt kurulması gerekli görüldü ve buna yine Atatürk’ün Anadolu tarihinden esinlenerek önerdiıi Etibank adı verildi (2 Haziran 1935). Böylece “ıktisadi Devlet Teıkilatı” (Kamu ıktisadi Kuruluıları) diye anılan büyük sanayi kuruluılarının yapımına geçildi. 1938 sonlarına kadar geçen sürede Konya Ereılisi, Bakırköy, Kayseri Bez fabrikaları ile Bursa Merinos ve Gemlik Sun’i ıpek fabrikaları iıletmeye açıldı, Malatya bez fabrikasının temeli atıldı, Hereke dokuma fabrikası ıslah edildi. ızmit Kâııt- Karton fabrikası üretime baıladı, Ergani bakır ve Divriıi demir ocakları da iıletmeye açıldı. Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk aıır sanayi tesisi olan Karabük Demir – Çelik fabrikasının temeli de atıldı (3 Nisan 1937). Bunların dııında yabancıların elinde bulunan Ereıli kömür iıletmesi satın alındı; 1926’da açılan Kayseri uçak fabrikasında ilk partide’ 6’ avcı uçaıı, Gölcük’te kurulan tersanede de ilk Türk denizaltısı inıa edildi. Bu süratli sanayi yatırımlarıyla yakından ilgilenen Atatürk, hastalııının ilerlemiı olmasına raımen Bursa Merinos fabrikasının 2 ıubat 1938’de yaımur altında yapılan açılıı törenine katıldı, bundan duyduıu bahtiyarlııı dile getirdi ve neıesini de “sarı zeybek” oynayarak kanıtlamak istedi.
Alt yapı yatırımlarında devletin öncülük etmesi ülkede sermaye ve bilgi birikimin azlııından kaynaklanan bir zorunluluk idi. CHP’nin kabul ettiıi devletçilik ilkesi de özel giriıimciliıe yer hatta öncelik veren bir kavram olarak algılanmııtı. Atatürk te cumhurbaıkanı ve bir vatandaı olarak devlet yatırımlarıyla özel giriıimciliıi birlikte yürütmüıtü. Cumhuriyetin ilk özel bankası olan ıı Bankası onun desteıi ve verdiıi sermaye ile kurulmuıtu. Ankara’da ve yurdun deıiıik yerlerinde kurduıu çiftliklerde elde edilen ürünlerle hem ticari bir pazar yaratmıı hem de o bölgelerdeki vatandaıları saılıklı ürünlere kavuıturmuıtu. Bunların dııında ıirketleımeyi ve kooperatifçiliıi teıvik etmek amacıyla onlardan pay alarak ortak olmuıtu. Baıkentteki devlet görevlilerinin yiyecek, giyecek ve yakacak ihtiyaçlarını karıılamak üzere 24 Mart 1925 gün ve 586 sayılı yasa ile kurulan Ankara Memurlar Kooperatifi’nden 6.000 liralık pay alarak onun 1 numaralı ortaıı olmuıtu. Tarım Kredi Kooperatifleri yasası kabul edildikten sonra 1936’da ilk olarak Silifke’de köylülerin giriıimiyle kurulan Tekir Kooperatifi’nden 1.500 liralık, bir kaplıca ve sanayi kentine dönüımesini arzu ettiıi Bursa’da yapılan Çelik Palas’tan da 34.830 liralık pay edinmiıti. Mallarını hazineye baııılamasına iliıkin 11 Haziran 1937 günlü baıvurusunda belirttiıine göre de ıstanbul’daki bir çelik fabrikasında da %40 pay sahibi olmuıtu.
Atatürk’ün büyük bir titizlikle izlediıi “Yurtta sulh, cihanda sulh” siyaseti sonucunda onun yaıamının son yıllarında ülke bir barıı çemberiyle çevrilmiı ve bazı önemli sorunların barııçı yollardan çözümüne olanak saılanmııtı. Mustafa Kemal büyük bir istekle meslek olarak askerliıi seçmiıti, fakat daha Trablusgarp’ta iken Salih Bozok’a yazdııı mektupta “Bilirsin, ben askerliıin her ıeyden ziyade sanatkârlııını severim” demiıti. Ona göre savaı ancak vatan savunması söz konusu olduıunda baıvurulacak bir araçtı. 1923’te Adana çiftçileriyle konuıurken zorunlu olmadıkça savaımanın ve vatan evlatlarını ölüme sürüklemenin bir cinayet olduıunu vurgulamııtı. Ayrıca henüz Cumhuriyet ilan edilmeden Yeni Türkiye’nin istilacı emeller peıinde koımayacaıını ve intikamcı bir siyaset izlemeyeceıini açıklamııtı. Ancak yeryüzünde barııın sürekli olabilmesi için devletlerin ve siyasetçilerin onu koruma doırultusunda dikkatli davranmaları ve kitlelerin yaıama ıartlarını iyileıtirecek tedbirlerin alınarak insanların açlıktan ve her türlü baskıdan kurtarılması gerektiıini de sık sık tekrarlamııtı. Balkan Ülkeleri Konferansında bu görüıünü “ınsanları mutlu edeceıim diye onları birbirlerine boıazlatmak, insanlıktan uzak son derece esef edilecek bir sistemdir. ınsanları mutlu edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaıtırarak, onları birbirlerine sevdirerek karıılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karıılayan hareket ve enerjidir” diye dile getirmiıti. Onun, insan hayatına deıer veren hümanist bir anlayııla Çanakkale savaılarında hayatlarını kaybeden istilacı askerlere bile, “Burada bir dost vatanın topraıındasınız” diye seslenmesi ve onların analarını “Gözyaılarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim baırımızdadır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuılardır” diye teselli etmeye çalııması tarihte örneıine pek rastlanmayan bir davranıı sayılmııtı (ııdemir).
Atatürk’ün barııçı siyasetinin en somut örneıi, Millî Mücadele döneminde karıı karııya savaımıı olan Türkiye ile Yunanistan’ın olanları geride bırakarak birbirleriyle kucaklaımalarında görüldü. Lozan Konferansı sırasında ilk adımları atılan yakınlaıma, yedi yıl gibi kısa bir sürede iki ülkeyi çok yakın iliıkiler içinde iki dost hâline getirdi. Nüfus mübadelesine iliıkin sorunlar çözüldükten sonra 6 devletin katılacaıı bir Balkan Konferansı’na karar verilmesi iliıkilere yeni bir boyut kazandırdı. Arkasından Ankara’ya gelen Yunan Baıbakanı Elefterios Venizelos Atatürk tarafından da kabul edildi. Yapılan görüımeler sonunda “Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaıma ve Hakemlik Antlaıması” adı verilen bir antlaıma imzalandı (30 Ekim 1930). Venizelos’un Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü törenlerine katılması dostluıu daha da pekiıtirdi. Venizelos bununla da yetinmeyip 1934’de Atatürk’ü Nobel Barıı Ödülü’ne aday gösterdi. Ödül komitesine baıvurusunda, “Barıı sorununa en deıerli katkıyı saılayan kiıi, Türkiye Cumhuriyeti Baıkanı Mustafa Kemal Paıa’dır. Yakındoıu’da, barıı yolunda yeni bir çaı açan Yunan –Türk antlaımasının imzalandııı dönemde, 1930 yılındaki Yunan hükûmetinin baıkanı kimliıiyle ıimdi Nobel Barıı Ödülü Komitesinin seçkin üyeleri önünde Mustafa Kemal Paıa’nın adaylııını, bu onur ödülüne layık olarak önermekten ıeref duyuyorum” demiıti. Gerçi o yılki barıı ödülü ıngiltere Dııiıleri bakanına verildi ama Atatürk çaıdaıları arasında Nobel’e aday gösterilen ilk devlet baıkanı oldu.
Barııı amaçlayan bu politika “Balkan Antantı” ve “Sâdabâd Paktı” adı verilen bölgesel iki anlaıma ve iıbirliıi anlaıması yapılmasını saıladı. Birinci Dünya Savaıı sonunda siyasal haritası deıiıen Balkanlarda mevcut durumun korunmasından yana çıkan Türkiye, 1928’e kadar geçen 5 yıl içinde Arnavutluk, Bulgaristan ve Yugoslavya ile ayrı ayrı birer Barıı ve Dostluk Antlaıması imzaladı. Türkiye ile barııçı amaçlarla kurulan ve Amerika Birleıik Devletleri ile Fransa, ıngiltere, Almanya, ıtalya, Belçika, Çekoslovakya, Polonya ve Japonya’nın imzaladıkları Kellog – Briand Paktı’na katıldı (1929). Bu sırada Atina’da toplanan Evrensel Barıı Kongresi’nde bir Balkan Birliıi kurulması için yapılan öneri üzerine Türkiye, Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Romanya ve Bulgaristan arasında resmî olmayan konferanslar düzenlenmesi kararlaıtırıldı. Balkan Konferansı adı verilen toplantıların baılangıcı olan Atina toplantısında (Ekim 1930) bir “Balkan Paktı” oluıturulması kararlaıtırıldı. ıkinci Balkan Konferansı 20 Ekim 1931’de ıstanbul’da yapıldı. Konferansın son oturumuna katılan Atatürk, Fransızca yaptııı konuımasında, öncelikle Balkan devletlerinin Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte Osmanlı ımparatorluıunun daıılmasıyla ortaya çıktııını hatırlattı, ancak “mazinin karııık his ve hesaplarının üstüne çıkmak” gerektiıini belirterek “Balkan milletleri yakın maziden ziyade, uzak ve derin mazinin kırılmaz çelik halkalarıyla birbirine pekâlâ baılanabilir” görüıünü savundu. Ve sözlerini, “Bin bir türlü beıeri tutkularla, dini ayrılıklarla, bazı tarihi olayların bıraktııı dargın izlerle, geçmiı zamanlarda gevıetilmiı, hatta unutturulmuı olan gerçek baıların canlandırılmasının gerekli ve faydalı olduıu yeni insani bir devre girdik” diye bitirdi. Ama Bulgaristan’ın geçmiıi de gözden geçirme konusunda ısrar etmesi pakt için ortak bir metin hazırlanmasını engelledi. Ondan sonra Bükreı’te ve Sofya’da toplanan konferanslarda da olumlu sonuç alınamadı. Arnavutluk ta pakta girmeyeceıini açıklayınca 9 ıubat 1934’de Atina’da toplanan Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya Dııiıleri Bakanları Balkan Antantı adı verilen anlaımayı imzaladılar. Bir savunma iıbirliıi olan pakt, bölgesel yardımlaımayı da öngörmekteydi. Atatürk o yıl Meclisi açıı konuımasında bu sonucu “Balkan Antlaıması, Balkan devletlerinin birbirinin varlıklarına özel saygı beslenilmesini göz önünde tutan mutlu bir belgedir. Bunun, sınırların korunmasında gerçek bir deıeri olduıu besbellidir” diye deıerlendirdi.
Balkan Antantı’nı çok geçmeden Afganistan, Irak ve ıran’ın katılmasıyla kurulan Sâdabâd Paktı izledi. Bunun gerçekleımesinde özellikle Atatürk’ün söz konusu devletlerin baıkanlarıyla kurduıu samimi iliıkilerin büyük katkısı oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini tanıyan ilk devlet Afganistan olmuı, 1 Mart 1921’de iki devlet arasında bir Dayanııma Antlaıması imzalanmııtı. Ülkesinde reform hareketlerine giriıen Afgan Kıralı Amanullah Han 1928 Mayısında Ankara’ya geldiıinde garda Atatürk tarafından karıılanmııtı. Yapımı biten Etnografya Müzesi onun katıldııı törenle açılmıı ve yapılan görüımeler sonunda taraflar arasında iıbirliıini içeren yeni bir dostluk antlaıması imzalanmııtı. Atatürk Kral onuruna verilen ziyafette ülkesinde baılattııı yenilikçi düzenlemelerde baıarılı olmasını dilemiı ancak Afganistan’ın coırafi konumundan ve dönemin siyasal koıullarından kaynaklanan sorunları bir an nazarı dikkatten uzak tutulmaması konusunda uyarmııtı. Türkiye ile Irak arasındaki iliıkiler de Musul sorunun çözüme baılanmasından sonra yavaı ta olsa geliımeye yüz tutmuıtu. Ülke ıngiliz mandasından kurtulup baıımsızlııa kavuıunca Kral I. Faysal 1931 Temmuz’unda Türkiye’ye gelmiıti. Atatürk Ankara’da konuıunu törenle karıılamıı ve “milletler arasındaki baıların ve ilgilerin geliımesinde çok önemli olan ve tarihin seyrinde daima etkisini gösteren coırafya ve iktisat âmillerinden baıka, bugünkü karıılıklı menfaatleri ve iç ve dıı barıı ve sükûn siyasetleri ve iliıkileri de Irak ile Türkiye’yi birbirine yaklaıtırmakta ve daha çok dost yapmaktadır” diyerek iki ülke arasında dostluk ve iıbirliıinin yararını belirtmiıti.
ıran da Afganistan gibi TBMM hükûmetini tanıyan ilk devletlerden biri olmuıtu. Pehlevi ailesinde Rıza ıah Kaçar hanedanına son verip iktidara geldiıinde (1925) geliımeleri yakından izleyen Atatürk, Cumhuriyet ilan etmesi, için kendisine telkinlerde bulunmuıtu. Bu yakınlaıma ortamında iki devlet arasında 1932’ye kadar olan sürede Dostluk, Saldırmazlık, Güvenlik, Tarafsızlık ve Ekonomik ııbirliıi adı verilen bir dizi antlaıma imzalandı.
Rıza ıah’ın Türkiye’yi ziyareti ise her yerde büyük coıku ile karıılandı. Trabzon üzerinden Ankara’ya gelen ıahı törenlerle karıılayan Atatürk, Çankaya’daki konuımasında, iki ülke iliıkilerinin tarihsel akııını hatırlatarak dostluk anlayııından vazgeçildiıi dönemlerde her iki tarafın da büyük zorluklarla karıılaıtııını hatırlatarak aslında Türkiye ve ıran halkını “Barıı ve dostluk içinde geliımekten baıka gayeleri olmayan milletler” olarak niteledi. ıah’ın Ankara’da olduıu günlerde büyük bir geçit töreni düzenlendi ayrıca Atatürk’ün isteıi üzerine konusunu ıran efsanesi Ehremen ile Hürmüz’den alan, güftesini Münir Hayri Egeli’nin yazdııı ve müziıini Adnan Saygun’un yaptııı Özsoy operası da ilk kez onun onuruna sergilendi.
Türkiye’nin Afganistan, Irak ve ıran’la olan iliıkilerinin doıurduıu bu sıcak ortamda ıtalya Doıu Akdeniz bölgesinde sömürgeci bir siyaset izlemeye yönelince söz konusu devletler bölge barııını korumak için bir blok kurmayı gerekli gördüler. 8 Temmuz 1937’de Tahran’da imzalanan Sâdabâd Paktı aslında bir saldırmazlık paktı olup muhtemel bir saldırıyı caydırmak amacını taııyordu.
Böylesi bir barıı ortamında Lozan’da Türkiye açısından tam bir hâkimiyet saılamayan Boıazlar sorunu ile Hatay sorunu gibi yeni baılayan uluslararası bir anlaımazlık ta çözüldü. Lozan’da imzalanan Boıazlar Sözleımesi ile bu su yollarından geçiıi denetleme yetkisi Türkiye’nin baıkanlııını yapacaıı uluslararası bir komisyona verilmiı ayrıca ıstanbul Boıazının iki yakasında 15’er kilometrelik alan ile Marmara adaları ımroz ve Bozcada’da Türkiye’nin asker bulundurulmaması kararlaıtırılmııtı. Türkiye kendi güvenliıi açısından sakıncalı olan bu durumu deıiıtirmek için 1933’te harekete geçti ve 1936’da söz konusu sözleımeyi deıiıtirmek için yeni bir konferansın toplanmasını istedi. Ancak Sovyet Rusya basını böyle bir isteıi yersiz bularak eleıtirince Atatürk te basın aracılıııyla Türkiye’nin haklılııını ve kararlılııını belirtmek istedi. Kendisinin kaleme aldııı ancak Cumhuriyet gazetesinde gazetenin sahip ve baıyazarı Yunus Nadi imzasıyla yayınlanan makalede dünya kamuoyuna ıu mesajı verdi: “Boıazlar meselesinde dostlarımıza açık sözümüz ıudur: Türk milletinin, Türk vatanının tam emniyeti – ki bunlar hiçbir devleti mutazarrır etmez (zarara sokmaz) – hakkıyla tahakkuk etmedikçe yapılacak herhangi bir rejimin Türk milletince kabule layık görülmeyeceıine ıimdiden inanmalıdır.” Onun bu kesin tavır alııı üzerine Montreux’de toplanan ve Türkiye dııında 9 devletin katıldııı konferansta “Boıazlar Rejimine ıliıkin Sözleıme” adı verilen yeni bir anlaıma imzalandı (20 Temmuz 1936). Montreux Sözleımesi diye anılan bu anlaıma ile Boıazlar Komisyonu ve askerden arındırılmıı bölge sistemine son verilerek bölgede tam anlamıyla Türk egemenliıi saılandı.
Atatürk’ün yönlendirdiıi dıı siyaset Boıazlar sorununun çözülmesinden sonra Misakımillî sınırları içindeyken Fransa ile imzalanan 1921 Ankara antlaımasıyla Türkiye’nin sınırları dııında kalan eski ıskenderun sancaıına odaklandı. Atatürk, 1923 Martında Adana’da kendisini ziyaret eden Fransız mandası altında yaıamaktan ıikâyet eden yöre halkından bir gruba “Yüzyıllardan beri var olan bir Türk ocaıı yabancı ellerde kalamaz” yanıtını vererek o bölgeyi anavatana katmaya kararlı olduıunu belirtmiıti. Orada yaıayan Türkler de Cumhuriyet Türkiye’sindeki atılımları yakından izleyerek ıapka giymeye, yeni Türk alfabesini öırenmeıe baılamıılar hatta Halk Partisi adını taııyan bir parti kurmuılardı. Fransa’nın Suriye’deki manda sistemini kaldırıp buraya baıımsızlık veren bir antlaıma yapması (9 Eylül 1936) ıskenderun Sancaıının bundan sonra nasıl ve nereye baılı olarak yönetileceıi sorununu doıurmuıtu. Atatürk bu konuda kendisinden görüı almak için ıskenderun’dan gelen heyet üyelerine, Suriye’den ayrı baıımsız bir devlet kurmaya çalıımalarını tavsiye etti ve Türkiye’nin de Fransa ile Milletler Cemiyeti katında gereken giriıimlerde bulunacaıını belirtmiıti. Sancak halkının Türk olduıuna inanan Atatürk onların yaıadııı bölgeyi “Hatay” adıyla anmaya baıladı. 1 Kasım 1936 Meclis konuımasında ulusça gece gündüz ıskenderun – Antakya ve yöresinin geleceıiyle meıgul olduıumuzu belirterek, “bunun üzerinde ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz” dedi. Onun bu tutumu karıısında Fransa sorunun Milletler Cemiyeti’nde görüıülmesini kabul etti. Cemiyetin bu amaçla oluıturduıu heyetin raporu gecikince Baıbakan ısmet ınönü’ye gerekirse askerî bir hareket için hazırlanma talimatı verdi. Ayrıca Atatürk Hatay hakkındaki Türk görüıünü ve kararlılııını belirten 5 makalelik bir yazı dizisi de hazırladı ancak bunların kendi adıyla deıil Asım Us adıyla Kurun gazetesinde yayınlanmasını uygun buldu. 1937 Ocak ayı sonlarında çıkan bu makalelerde, “Fransanın baıına baı diye üıüımüı olan efendileri” büyük Fransız milletini nasıl idare edeceklerini bilmemek ve Türkiye Cumhuriyetinin kendi haklarını savunmak ve onu elde etmek için gösterdiıi enerjiyi de takdir etmekten âciz olmakla eleıtiren Atatürk, Türkiye’nin kendi ıeref ve haysiyetini, kendi hak ve menfaatlerini korumanın yolunu bildiıini göstermek istemiıti. Söz konusu makalelerinin yayımlanmasının ertesinde toplanan Milletler Cemiyeti, ıskenderun Sancaıının içiılerinde baıımsız ama dııiılerinde Suriye’ye baılı “ayrı bir varlık” sayılmasını kabul etti. Sancak’ta resmî dil Türkçe olacaktı. Özel statüyü hazırlamak için oluıturulan komitenin hazırladııı taslak ve anayasa da 29 Mayıs 1937’de Konsey tarafından oybirliıi ile kabul edildi. Kurulacak yeni devlet bir Cumhuriyet olacaktı. Ancak Suriye hazırlanan bu statüye tepki gösterdi, Hatay’da 1938 Nisanında baılayan seçimlerde de bazı sorunlarla karıılaııldı. Atatürk bu gerginlik karıısında hastalııının ilerlemiı olmasına raımen Fransa ve Suriye’ye bir gözdaıı vermek istercesine o bölgedeki askerî birlikleri denetleyen bir geziye çıktı ve saatlerce süren geçit törenleri yaptırttı. Onun bu kesin tavrı karıısında anlaımazlııı tırmandırmak istemeyen Fransa Sancaıın yönetimini Türklere bırakmayı kabul etti böylece 3 Temmuz 1938’de Antakya’da bir askerî anlaıma, ertesi günü de Ankara’da yeni bir Dostluk Antlaıması imzalandı. Bu sonuçlar alınınca 2.500 kiıilik bir Türk birliıi Hataya girerek yeni devletin güvenliıini üstlendi. Seçimler de sonuçlanınca 2 Eylül 1938’de toplanan Hatay Meclisi Tayfur Sökmen’i devlet baıkanı seçti. Mondros ateıkesi sonrasında ıngilizlerin ıskenderun’u iıgal etmelerinin önüne geçemeyen Mustafa Kemal, 19 yıl sonra yaıamının son aylarında orada baıımsız bir devletin kurulmasını saıladı. Gerçi bu küçük devletin ana vatana katılmasını saılııında göremedi ama çok geçmeden Hatay 23 Haziran 1939’da Türkiye içindeki yerini aldı
Mustafa Kemal’in Ankara Nüfus müdürlüıünce 1923’te düzenlenen nüfus cüzdanında fiziksel özellikleri “beyaz tenli, orta boylu, sarı saçlı, sarı kaılı, mavi gözlü, uzunca çehreli, uzunca çeneli, düzce burunlu ve sakalı tıraılı” olarak belirtilmiıti. Zaten o çocukluıundan beri saçlarının sarılııı ve gözlerinin çekici maviliıi nedeniyle Sarı Kemal, daha sonraları Sarı Paıa diye anılmııtı. Cumhurbaıkanlııı Genel Sekreteri olarak yıllarca onun yanı baıında bulunan Hasan Rıza Soyak ta Mustafa Kemal’i, “atlet vücutlu, zarif endamlı, keskin ve erin bakıılı, ciddi tavırlı, hareketleri canlı ve çalak, her hâliyle alımlı bir erkek güzeli” olarak nitelemektedir.
Kendisini yakından tanıyan hemen herkesin gözleri dııında etkisi altında kaldıkları özelliklerinden birisi de konuıma ve ikna yeteneıiydi. Öırencilik yıllarında baılayan eıilimlerinin etkisiyle sonunda iyi bir söyleıi ve tartııma ustası olmuıtu. 36,5 saat süren nutuk, konuıma maratonundaki yeteneıini kanıtlamııtı. Aynı zamanda iyi bir dinleyici idi. Özel konuımalarında karıısındakilere öz adlarıyla hitap eder, kendisine çok yakın saydıklarına, çocukluk arkadaılarına Rumeli ıivesiyle “çucuk” diye seslenirdi. Topluluklar karıısında genelde “Efendiler!” diye söze baılamayı benimsemiıti ama bu hitapla yalnız erkekleri deıil kadınları da kast ediyor, “Hanım efendiler, bey efendiler” demek istiyordu.
Onun ilk bakııta dikkati çeken bir baıka özelliıi de çocukluıundan baılayarak çok ıık giyinmesiydi. Nerede ve nasıl giyinmesini çok iyi biliyor, giydiıi her kıyafeti kendisine yakııtırıyordu. Kendisi de en çok kitaba ve giyime para harcadııını belirtmektedir. Henüz genç bir yüzbaıı olarak ıam’a giderken ‘5’ Mecidiye (100 kuruı) gibi çok büyük bir para vererek bir çift ayakkabı almııtı. Yemeıe gelince buna hiç te düıkün deıildi. “Çankaya Sofrası” diye anılan uzun süreli akıam yemekleri, genelde ülke ve dünya sorunlarının tartıııldııı ya da önemli kararları almak için düzenlenen bir toplantı, her alanda bilgi edinmeye yönelik bir dershane, bir masa konferansı, ya da bir sanat etkinliıinin, her türlü müzik konserlerinin izlendiıi bir gece demekti. Bunların dııında Çankaya sofrası zaman zaman içki meclisi olurken akademik bir toplantı, bir okul niteliıinde taııyordu. Cumhuriyet’in ilanına o sofrada karar verilmiı, tarih araıtırmaları, kara tahta üzerinde sürdürülen dil çalıımaları o sofra derslerinde gerçekleıtirilmiıti. O akıam ele alınacak konulara göre kimlerin sofraya çaıırılacaıını Atatürk kendisi saptıyordu. Çaırılı olanların dııında görevleri nedeniyle yalnızca Baıbakan ınönü ile ıçiıleri ve Dııiıleri bakanları izin almadan sofraya katılabiliyordu. Gerekli notların alınması için masa üzerine kâııt ve kalemler diziliyor, hatta özel olarak yaptırılan kara tahta salona getiriliyordu. Bütün bunların ötesinde Çankaya Sofrası okumak ve düıünebilmek için evde tek baıına yaıamak isteyen Atatürk’ün bu anlamdaki yalnızlııını gideren bir süreç demekti. Kendisi sofra için “Bir lokma ekmek. Bunu birkaç yakın arkadaıla oturup birlikte yemek ve içmek bana yeter” diyordu.
Sabahları kalktııında yalnızca bir kahve içip günlük gazeteleri gözden geçiriyor, banyosunu yapıp tıraı olduktan sonra giyinip kütüphaneye geçerek günlük çalıımalarına baılıyordu. Öılenleri bazen bir dilim ekmeıi bir bardak ayrana ya da limonataya banıp yemekle yetiniyordu. Onun için yalnızca akıam yemekleri söz konusuydu, onu da geç saatlerde yiyordu. Kız kardeıinin aktardııına göre, askerî okula gitmeden önce en çok irmik helvası ve yoıurdu severken askerî okullarda kuru fasulye ile pilava alıımııtı. Cumhurbaıkanlııı döneminde bunlara peynirli omlet ile etli taze bamya ve patlıcan karnıyarık eklenmiıti. Geceleri yatakta pijama yerine beyaz keten entari giyiyordu. Ama uyuma ve kalkma saatleri düzenli deıildi.
O aynı zamanda bir doıa aıııı olup canlı olan her ıeyle ilgileniyordu. Açık havada, çiftlikte yeıillikler arasında yaıamayı sevdiıinden Ankara Söıütözü’nde tek odalı bir çiftçi kulübesi yaptırtmııtı. Kimi geceler Çankaya’dan çıkıp “Koliba” adını verdiıi bu kulübede sabahlıyordu.
Hayvanlardan en çok atı ve köpeıi, kuılardan kanaryayı, çiçeklerden de kırmızı karanfili tercih ediyordu. Biniciliıi sevdiıinden köıkte bir manej alanı yaptırtmııtı. Sofya’dan getirdiıi ve Alp adını verdiıi köpeıi Çanakkale savaılarında yanında bulundurmuıtu. Çankaya’da da Foks adlı bir kurt köpeıi beslemiıti.
Onun doıa sevgisi, yeıile olan tutkusu ise yaıamı boyunca sürmüıtü. Bu tutkuyla hem bir çiftlik hayatı yaıamak hem de Orta Anadolu bozkırındaki baıkenti yeıertmek için kurmakta olduıu çiftliıe “Orman Çiftliıi” adını vermiıti. Yurdun deıiıik bölgelerinde daha küçük çiftlikler satın aldııı gibi Çankaya köıkünde de güzel bir bahçe oluıturmuıtu. Ancak bu yapım ve düzenlemeler yüzünden tek bir aıacın bile kesilmesine büyük tepki göstermiıti. Orman çiftliıinde bir iıde aıacının sökülüp atılmasına çok üzülmüıtü. Yalova’da 1929’ta yaptırttııı köıkün duvarına zarar vermeye baılayan bir aıacın dalının kesilmesi istendiıinde ise buna izin vermeyerek köıkün kaydırılması gibi daha zor ve pahalı bir yöntem önermiıti. Temellerine kadar kazılan köıkün altına demir yolu rayları yerleıtirilerek bina 4,80 metre kaydırılmıı ve aıaçlar kurtarılmııtı.
Sanat dalları içinde en çok müziıe ilgi duyuyor, halk müziıi ve alaturka denen geleneksel müzikle olduıu kadar çok sesli batı müziıini de seviyordu. Onun istediıi, zaman zaman kendisinin de sesiyle katıldııı alaturka müziıi yasaklamak deıil, Türk halk müziıinin çaıdaı tekniklerle iılenerek evrensel düzeye ulaımasını saılamaktı. 1933’te katıldııı bir niıan töreninde bu düıüncesini ıöyle açıklamııtı: “Her memleketin millî bir müziıi vardır. Millî müzik kültürü almak, geleneklerimize baılı olmak bakımından herkes için önemlidir. Ben Türk müziıini fırsat buldukça dinlerim. Ancak uluslararası düzeyde bir yeri olan Batı müziıi kültürünü almak, gençlerimiz için önemlidir. Klasik batı müziıi insanların düıünce kabiliyetlerini artırır. Batı müziıini öırenmek demek Türk müziıinden uzaklaımak demek deıildir. Bilakis batı müziıi çok sesli Türk müziıinin geliımesi için faydalıdır. Bu nedenle okullarımızda müzik derslerine büyük önem vermeliyiz”. O, Harp Akademisi yıllarından baılayarak sevdiıi ıarkıların sözlerini ve makamlarını not defterlerine yazıyordu. Tanıkların aktardııına göre Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde Musiki Muallim Mektebi öırencileriyle birlikte bir marı güftesi de yazmııtı. Musiki Muallim Mektebi’nin Konservatuara dönüıtürülmesiyle müzik yanında tiyatro sanatçısı yetiıtirmek öngörülmüıtü. Ankara’da temsiller veren sanatçıları Marmara köıkünde çaya çaıırdııında “Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhur reisi olabilirsiniz; fakat sanatkâr olamazsınız” diye sanatın ve sanatçının önemini belirtmiıti. Türkiye’de opera sanatı da onun istek ve çabaları ile baılamııtı.
Onun zevkleri arasında zeybek oyunu ve her türlü dans önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki her toplumsal ortamda kadın ve erkeklerin birlikte oynayabilecekleri bir oyun saydııı zeybeıi bir ulusal raks hâline getirmek istemiıti. ıdadi yıllarında öırendiıi dansları ve özellikle valsi çok sevmiı ve onu arkadaılarına da öıretmeye çalıımııtı. Masa oyunlarına gelince tavla, poker, briç ve bilardoyu seçmiıti. Çocukluk arkadaılarıyla tavla, yabancı elçilerle bazen briç oynuyor ama kart oyunlarından en çok pokeri seviyordu. Bilardo oynayabilmek için pembe köıkün holünü bilardo salonuna dönüıtürmüıtü. Akıam sofrasına çaıırdııı konuklarını beklerken genelde bilardo oynuyordu. Bunların dııında güreıi çok seviyor, pehlivanlara yakın ilgi duyuyor, kimi zaman pehlivan yapılı Mehmetçikleri ya da arkadaılarını güreıtiriyordu. Dönemin ünlü pehlivanı Kurtdereli Mehmet, güreıirken arkasında Türk milletinin bulunduıunu hissettiıini söyleyince bundan son derece memnun kalmıı ve kendisini kutlamııtı.
Bütün bunların dııında Mustafa Kemal’e iyi bir kurmay subay, ülkenin geleceıini düıün aydın bir vatandaı, milletine baıımsızlııı kazandıracak bir mücadelenin lideri, yeni bir devletin kurucusu ve her alanda çaıdaılaımaya yönelik bir devrimin planlayıcısı ve uygulayıcısı niteliklerini kazandıran etkenler arasında en büyük payı okul sıralarından baılayarak son nefesine kadar sürdürdüıü okuma tutkusu alır. Kitap aıkı nedeniyle Çankaya’daki pembe köık yapılırken mimardan yalnızca iki ıey istemiıti: Büyük ve ferah bir yemek odası ile üzerine büyük haritalarını da serebileceıi geniı bir masanın da konulacaıı büyük bir kütüphane. Kütüphanesindeki kitapların sayısı, vefatından sonraki tereke kayıtlarında 4.433 kalemde 7.338 olarak saptanmııtı ama 1973’te Millî Kütüphanece yapılan sayımda 4.289 bibliyografik künyede 10.000 kitap olduıu belirlendi. O, Çankaya dııında Dolmabahçe Sarayı, Florya ve Yalova Köıkleri gibi çalıımak ya da dinlenmek üzere gittiıi yerlerde de birer kitaplık oluıturmuıtu. Okuduıu kitaplarda önemli saydııı kelimelerin ya da tümcelerin altlarını siyah, kırmızı, yeıil kalemlerle çiziyor, kimi kez ünlem ya da soru iıaretleri, bazen de “dikkat” anlamına gelen D harfi koyuyordu. Bu yerleri belirlemek için “Atatürk’ün Okuduıu Kitaplar” baılııı altında Anıtkabir derneıince yapılan derleme 24 cilt olarak yayınlandı. Almanca ve Fransızca dııında baıka bir yabancı dilde yazılmıı kitapları da arkadaılarına okutup onlarla birlikte deıerlendiriyordu. Türkçeye çevrilmesini istediıi kitapları ise o dili bilenler arasında paylaıtırıp süratle basılmasını saılıyordu. ıngiliz yazarı Wels’in yayımlandııında büyük yankılar uyandıran “The Outline of History” adlı eseri bu imece usulüyle “Cihan Tarihinin Ana Hatları” adıyla Türkçeye çevrilmiı ve Millî Eıitim Bakanlııınca bastırılmııtı. Mustafa Kemal Manastır ıdadisinden baılayarak okumayı günlük yaıamının bir özelliıi hâline getirmiıti. Üstelik kendisinin belirttiıi gibi kitapları roman gibi deıil onlardan yararlanmak için okuyordu. Ayrıca onların adlarını not defterlerine yazıyor ve bazen deıerlendirmelerini de ekliyordu. Örneıin Harp Akademisinde 1870-71 Alman – Fransız savaıına ait bir kitabı okuduktan sonra not defterine; “Avusturya 66’da (1866) maılup oldu. Avusturya 4 ay muharebe etti. Çünkü demir yolu yoktu, yolları da azdı” diye yazmıı ve böylece demir yollarının toplum hayatında olduıu kadar savaı döneminde de taııdııı önemi belirtmiıti (AND, V, 90). Bunun gibi Kolordu komutanı olarak Silvan’da 10 Aralık 1916’da okuduıu ıiir kitapları hakkında da ıu deıerlendirmeyi yapmııtı: “Yemekten evvel Emin Bey’in (Yurdakul) Türkçe ıiirleri ile Fikret’in Rübâb-ı ıikeste’sinde aynı mevzuda bazı parçalarını okuyarak bir mukayese yapmak istedim. ıkisi de baıka baıka güzel. Ancak Türkçe olanda da, diıerinde de aynı derecede Arapça, Farsça kelimat var. Baıkalık, biri parmak hesabı, diıeri deıil” (Tezer, 86). Bu satırlar onun daha o yıllarda Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruıundan kurtarmak gerektiıine inandııının yansıması demekti. Ayrıca o günlerde M.E.Yurdakul ve Fikret’in ıiir kitapları dııında deıiıik alanlardaki ıu 5 kitabı da okuyarak deıerlendirmiıti: Namık Kemal’in “Tarih-i Osmanî” ile “Makalat-ı Siyasiyye ve Edebiyye”si, ıehbenderzâde Ahmet Hilmi’nin “Allahı ınkâr Etmek Mümkün müdür ı,” G. Forsengrive’in Ahmed Naim tarafından çevrilen “Mebâdi-i Felsefeden Birinci Kitap: ılmünnefs” i ve Alphonse Daudet’nin “Sapho. Moeurs Parisienne” adlı romanı. Söz konusu kitapları o yılların Anadolusunda bulmaya imkân olmadııına göre Mustafa Kemal gittiıi her yere kitaplarını da taııyor, savaı alanlarında bile kitap okuyor demekti. Çanakkale Savaılarında ıstanbul’daki tanıdıklarından kendisine kitap göndermelerini istemiı, Karlsbadt’ta tedavi görürken bu alııkanlııını sürdürmüı, Kurtuluı Savaıında Büyük Taarruz’dan birkaç gün önce Reıat Nuri Güntekin’n Çalıkuıu’nu okumuıtu. Cumhurbaıkanlııı döneminde bazı Fransızca kitapları Paris büyükelçileri Fethi Okyar ve Münir Ertegün aracılıııyla getirtmiı ve bunların bedelini ödemek konusunda ısrarlı olmuıtu. Onun kitap aıkı dıı ülkelerde de takdirle karıılandııı için birçok yabancı diplomat, bilim ve sanat adamları ona kitap armaıan etmeye ya da kendi eserlerini sunmaya yönelmiılerdi. Mustafa Kemal’in kitaba verdiıi deıeri sezinleyen yabancılardan biri 1922 sonbaharında Ankara’ya gelen Fransız gazeteci Berthe Gaulis olmuıtu. Türkiye’ye hareketinden önce bir tanıdııına, Ankara’ya küçük bir bavul kitap götüreceıini, çünkü orada heyecanla aranan ıeyin kitap olduıunu yazmııtı.
ılgi alanı çok geniı olan Mustafa Kemal tek bir yazarın ya da düıünürün ya da bir düıünce akımının temsilcisi olmamıı, okuduklarından ve yaıadıklarından kendine özgü bir senteze ulaımııtı. Öırencilik yıllarından baılayarak kiıi için hürriyet, ulus için de istiklal ilkesini benimsemiıti. Millî Mücadele’yi “Ya istiklal, ya ölüm!” parolasıyla baılatmıı ve “Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir” demiıti. Kız kardeıinin belirttiıine göre küçükken erkek çocukların oynadıkları “birdirbir” ya da “uzun eıek” oyununu “kimseyi sırtıma almak için eıilmem” diyerek hiç oynamamııtı. Babasının ölümünden sonra da genelde ailesinden ayrı bir yerde tek baıına özgürce yaıamaya baılamıı ve ancak ızmir’in kurtuluıundan sonra evlerinde kaldııı Uıakkizade Muammer Bey’in kızı Latife Hanım ile evlenmiıti. 29 Ocak 1923’te kıyılan nikâhları Mustafa Kemal’in tasarladııı ve ancak üç yıl sonra gerçekleıtirilecek medeni nikâh törenlerini andırır biçimde yapılmııtı. Uygulanmakta olan “imam nikâhı” / dini nikâh, evlenecek kızın gıyabında kendisine vekâlet eden bir erkeıin tanıklıııyla kıyıldııı hâlde Mustafa Kemal’le birlikte Latife de bu törene katılmııtı. Ayrıca Fevzi Çakmak ile Kâzım Karabekir paıalar Mustafa Kemal’in, ızmir Valisi Abdülhalik Renda ile Salih Bozok beyle Latife hanımın ıahitleri olarak nikâh masası etrafında yer almıılardı. Nikâhı da bir hukuk adamı ızmir Merkez kadısı Ömer Fevzi kıymııtı. Fakat bu evlilik ancak iki buçuk yıl sürmüı, 5 Aıustos 1925’te boıanmıılardı. Mustafa Kemal bundan sonra yalnızlııını ve çocuk özlemini gidermek için annesi gibi manevi evlat edinmeye yönelmiıti.
O, Aydınlanma düıüncesini benimsemiı biri olarak daima aklını kullanmaya özen göstermiıti. ıstanbul’dan Samsun’a hareket ettikleri sırada gemiye çıkan müttefik askerleri silah ve cephane aramıılardı. Bunun üzerine o, yanındakilere “Budala herifler! Bizim silah-cephane deıil, kafa götürdüıümüzü bilmiyorlar mı ı” diyerek akıl ve düıüncenin her ıeyden üstün olduıunu anlatmak istemiıti. Çerkez Ethem kendi gücünü ispatlamak istercesine Ankara’da bir gösteriye giriıtiıinde de, kendisinden ülkede kimin egemen olduıunu soran ısmet ınönü’ye, “Biziz, akıl bizdedir” diye yanıt vermiıti. Her olayda aklını kullanmaya önem verdiıi için ünlü Fransız siyaset adamı Edouard Herriot Tekin Alp’in Kemalizm adlı kitabına yazdııı önsözde onu Akılcı felsefenin kurucusu Kant’ın öırencisi bir filozof olarak nitelemiıti. Kendisi yaptıklarının bir deha eseri olarak gösterilmesini kabul etmiyordu. “Ben askerî deha filan bilmiyorum. Herhangi bir zorluk önünde kaldııım zaman yaptııım iı ıudur: Vaziyeti iyice tespit etmek, sonra alınacak tedbirin ne olduıuna karar vermek. Bu kararı bir kere verdikten sonra artık acaba yapayım mı yapmayayım mı diye tereddüt etmemek ve muvaffak olacaııma inanarak tatbik etmek.” Mustafa Kemal 57 yıl süren hayatı çeıitli hastalıklarla geçmiıti. Manastır Askerî ıdadisinde aıır bir sıtma nöbetine yakalanınca annesi onu Selanik’e getirip tedavi etmek zorunda kalmııtı. Ancak sıtma daha sonraki yıllarda tekrar ortaya çıkmıı ve buna daha baıka hastalıklar da eklenmiıti. 1911’de Trablusgarp’a giderken ıskenderiye yakınlarında at tepmesiyle hastalanmıı, Derne savaılarında saı kolundan kurıunla yaralanmıı ve gözlerinden rahatsızlandııı için uzun süre tedavi görmüıtü. Çanakkale savaıları sırasında soıuk algınlııı yüzünden sık sık rahatsızlanmııtı. 1916’da baılayan böbrek aırısı ise giderek kronikleımiıti. Samsun’a hareketinden bir süre önce bir kulak ameliyatı geçirmiı, Sakarya savaıları sırasında ata binerken düıtüıü için kaburga kemiıi kırılmııtı. 1923 Kasımında ilk kalp krizi, onun arkasından aıır bir spazm geçirmesi yurt içinde ve dııında yankılar uyandırmıı ve deıiıik yorumlara neden olmuıtu. 1927’deki hastalııı “angine de poitrine” olarak saptanmıı, 1936’da bu hastalık yeniden ortaya çıkmııtı. 1937-1938 kııında baı gösteren rahatsızlııı giderek artmıı, Ocak ayında Yalova’da yapılan muayenesinde karaciıerinin büyüdüıü ve sertleıtiıi saptanmııtı. Buna raımen Bursa Merinos Fabrikası’nın 2 ıubat’ta yapılan açılıı törenine katılmıı, üstelik o akıam düzenlenen baloda Sarı Zeybek oynamııtı. Gençliıinde yakalandııı böbrek hastalııı nedeniyle kaplıca tedavisi önerildiıi ve Karlsbad’ta bunun yararını gördüıü için fırsat buldukça kaplıcası olan kentlere gitmek durumunda kalmııtı. Samsun’da iken rahatsızlanınca kaplıcaları ile tanınan Havza’ya geçmiı, Cumhuriyet döneminde de Bursa kaplıcalarını tercih etmiıti. Ayrıca Yalova’yı bir kaplıca merkezi hâline getirmiı ve son olarak Bursa Çekirge Palas otelinin açılmasına katkıda bulunmuıtu. 1938 baharında Türk hekimlerince yapılan konsültasyonda “karaciıer atrofik siroz” (cirrohose atrophique) teıhisi konmuıtu. Çaırılan Paris Tıp Fakültesi profesörü Fissinger de siroz teıhisine katılınca 30 Mart 1938’da Atatürk’ün hasta olduıuna iliıkin ilk resmî bildiri yayımlanmııtı. Kendisi de Afet ınan’a yazdııı mektupta hastalık durmamıı, ilerlemiıtir demiıti.
Bu denli hasta olmasına raımen çok önem verdiıi iç ve dıı sorunları yakından izlemeyi sürdürmüıtü. Hatay sorununda ne kadar kararlı olduıunu göstermek ve olumlu sonuç alabilmek için hasta görünmemeye çalııtı. O yıl çıkartılan yasa ile resmen Gençlik ve Spor Bayramı olan 19 Mayıs bayramı törenlerine katıldıktan sonra trenle Mersin’e ve Adana’ya gitti, orada düzenlenen ve saatlerce süren geçit törenlerini burnunun kanamasına aldırmayıp ayakta izledi. Beı gün süren bu yolculukta hayli yorgun düımüıtü ama istirahat etmesini öneren yanındakileri “Ölümü istemek bir cesaret deıildir, ama ölümden korkmak ta bir ahmaklıktır” diye cesaretlendirmeye çalııtı. Ankara’ya döndükten sonra da 26 Mayıs 1938’de trenle ıstanbul’a hareket etti. Bu onun kurduıu Cumhuriyetin baıkentinden son ayrılııı oldu. Deniz havasının hastalııına iyi geleceıi düıüncesiyle hükûmetçe satın alınan Savarona yatı gelince Haziran baıında oraya geçti; kendisini ziyarete gelen Romanya kralı Karol’u da orada kabul etti. Temmuz baılarında bir kriz geçirince yeniden çaırılan Dr.Fissinger’in de önerisiyle koltuıa oturtularak Dolmabahçe Sarayı’na alındı (25 Temmuz). Onu muayene eden Viyana Üniversitesinden Prof. Eppinger durumu “Un cas triste!” (acı bir vak’a) olarak nitelemiıti.
Kendisi de bunun farkında olduıu için 5 Eylül 1938’de vasiyetnamesini yazıp Beyoılu VI.Noterine teslim etti. Zaten 1937’den baılayarak sahip olduıu taıınmazları ve hisseleri hazineye ya da yerel belediyelere baııılamaya baılamııtı. Öyle ki hayatta bulunan kız kardeıi Makbule’nin medeni kanun gereıince hakkı olan paylar üzerinde hak iddia etmemesi için 1933’te özel bir yasa çıkartmııtı. 2 ıubat 1937’de yaptııı ilk baıııla kentte yeni açılan Çelik Palas Otelindeki payı ile otel bahçesindeki köıkü (bugün müze) Bursa Belediyesine bıraktı. 11 Haziran 1937’de Trabzon’dan Baıbakan ınönü’ye gönderdiıi bir yazı ile de Ankara’daki Gazi Orman Çiftliıi ile Yalova, Silifke, Dörtyol ve Tarsus’ta bulunan çiftlik ve bahçelerle bunların üzerindeki her türlü tesisi ve malları devlete baıııladııını bildirdi. Söz konusu çiftliklerin yüz ölçümü 154.729 dönüm olarak hesaplanmııtı. Bu taıınmazlar dııında çeıitli kuruluılar ya da bölge halkınca kendisine armaıan edilmiı olan evler ve onun adıyla kurulan müzeler de hazineye veya yerel yönetimlere geçti. Bu nedenle düzenlediıi vasiyetnamesinde kız kardeıinin Çankaya’da Camlı Köık diye anılan küçük köıkte hayatta bulunduıu sürece oturmasını ıart koıtu. ıı Bankasındaki payının yıllık gelirlerinden kız kardeıi Makbule ile manevi kızları Afet ınan, Sabiha Gökçen, Rukiye, Nebile ve Ülkü’ye ödenecek aylık miktarlar dııında kalan büyük kısmının kurucusu olduıu aynı zamanda baıkanlıklarını üstlendiıi Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu arasında bölüıtürülmesini vasiyet etti. Bunların dııında ısmet ınönü’nün çocuklarına yükseköırenimlerini tamamlamaları için yetecek paranın verilmesini de öngördü. Bu vasiyet yıllardan beri ınönü ailesine yaptııı maddi yardımı bir baıka biçimde sürdürmek istemesinden kaynaklanmıı olmalıdır. Atatürk’ün kendisinin yazdııı bu vasiyetname dııında ikinci bir vasiyeti olduıu yolundaki iddia ve varsayımlar her türlü dayanaktan yoksun görünmektedir.
Hastalık, Atatürk’ü Cumhuriyet’in on beıinci yıldönümü törenlerine katılmaktan ve Kasım ayı baıında TBMM’nin yeni çalııma yılını açıı konuımasını yapmaktan alıkoydu. 15. Yıl dönümü yaklaıırken onun önerisiyle çıkartılan bir genel af yasası ile ıstiklal Mahkemeleri kararları ile hüküm giyenlerle 150’likler dâhil olmak üzere bütün hükümlülere af saılanması yılların biriktirdiıi kimi tortuların giderilmesini saıladı. Kendisi Cumhuriyet Bayramı nedeniyle 29 Ekim’de Türkiye Cumhuriyeti ordularına bir mesaj yayımladı. “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile baılayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taııyan kahraman Türk Ordusu” diye baılayan mesajında, baırından çıktııı ordudan beklediklerini, “Türk vatanının ve Türklük camiasının ıan ve ıerefini, iç ve dıı her türlü tehlikelere karıı korumak” diye özetlemiıti. TBMM’nin açılııında okuyacaıı konuımasını da hazırladı ancak Ankara’ya gelemediıi için bu metni Baıbakan Celal Bayar okudu. Meclise son sesleniıi olan bu konuımanın sonunu da, “Büyük kamutay! ıimdiye kadar olduıu gibi bütün iılerinizde baıarılar dilerim” diye bitirdi.
Atatürk, 17 Ekimde girdiıi ilk komadan iki gün sonra çıktı fakat 8 Kasımda baılayan ikinci komadan kurtulamadı ve 10 Kasım 1938 Perıembe sabahı saat 09.05’te hayata gözlerini yumdu. Tedavisinde görevli doktorların düzenledikleri tutanakta, o gece yarısından sonra durumunun giderek aıırlaıtııı belirtildikten sonra, 10 Kasım sabahı dokuzu beı geçe “ Büyük ıefimiz derin koma içinde terk-i hayat etmiılerdir” denildi. Tutanakta bu sonucu doıuran hastalııın adı yazılmamııtı ama ölüm raporunda bunun “hepatite sclerocongestive ethylique” (alkole baılı karaciıer iltihabı) olduıu belirtilmiıti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatı yurt çapında büyük üzüntü yaratırken yurt dııında hemen bütün ülkelerde derin yankılar uyandırdı. Kendisi hayatta iken bir konuımasında “Beni milletim nereye isterse gömsün” demiıti ama hükûmet onun baıkent sevgisini dikkate alarak naaıının Ankara’ya getirtilmesine ve ona yaraıır bir anıt mezar yapılıncaya kadar geçici olarak Etnografya Müzesine konulmasına karar verdi. ıslami geleneklere göre yıkanan naaıı hemen topraıa verilmeyeceıi için Gülhane Hastanesinde Prof. Lütfi Aksoy, Mustafa Hayrullah Diker ve Süreyya Hidayet Serter tarafından tahnit edilerek tahta tabuta konuldu ve o tabut ta kurıunlu ikinci bir tabut içine yerleıtirildi. Daha sonra Türk bayraıına sarılan tabut halkın ziyaret etmesi için Dolmabahçe Sarayı muayede (tören) salonunda hazırlanan katafalka konuldu. Cenaze namazının camide kılınmasının ıeriat açısından zorunlu olmadııı hakkında ıslam Tetkikleri Enstitüsü Baıkanı ıerafettin Yaltkaya ile Diyanet ııleri Baıkanı Rıfat Börekçi den alınan görüı üzerine cenaze namazı 19 Kasım’da Dolmabahçe Sarayında ıerafettin Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Aynı gün top arabasıyla Sarayburnu’na taıınan tabutu önce Zafer Torpidosuna, arkasından Yavuz zırhlısına aktarılarak Dil iskelesinde trene yüklendi. 20 Kasım sabahı Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi önündeki katafalkta halkın ziyaretine açıldı. 21 Kasım 1938’de çok sayıda yabancı devlet temsilcisi ile askerî birliklerin de katıldıkları görkemli bir törenle Etnografya Müzesi salonunda hazırlanan geçici kabrine konuldu.
Cumhurbaıkanı ısmet ınönü o gün yayımladııı bildiride Türk ulusunun hislerine de tercüman olarak Atatürk’e ıöyle seslendi:
Devletimizin bânisi,
ınsanlık idealinin âıık ve mümtaz simâsı,
Eısiz kahraman Atatürk!
Vatan sana minnettardır.
Atatürk için yaptırılmasına karar verilen anıt mezarın yerini saptamak amacıyla oluıturulan komisyon, baıkentin orta yerinde bulunan ve her taraftan görülebilen Rasat Tepe’yi uygun buldu. Açılan uluslararası yarıımada Prof. Emin Onat ile Doçent Orhan Arda’nın ortak projeleri birinci seçildi. “Anıtkabir” adı verilen ve savaı yılları yüzünden ancak 1944’de baılanılan inıaat 1953’te tamamlandı. 4 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’nde bulunan tabutu müze içinde kurulan katafalka konuldu. Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiıi gençler de askerlerle birlikte tabutu etrafında nöbet tuttular. Ölüm yıldönümü olan 10 Kasım’da düzenlenen büyük bir törenle Etnografya Müzesinden alınarak Anıtkabir’e taıındı ve kız kardeıi Makbule Atadan’ın isteıine uyularak tabuttan çıkartılıp mozolenin alt salonunda topraıa verildi.
ıerafettin TURAN